6 Temmuz 2026 Pazartesi

Nisan 2026 fcebook - İnstagran notlarım

 30 Nisan

Fakirin sofrasında her gün aynı yemekler pişer. Bugün de patlıcanlı bulgur... Yarın da... Fakirim, fakirsin, fakir... Fakiriz, fakirsiniz, fakirler... Açım, açsın, aç... Açız, açsınız, açlar... Kimse kendini kandırmasın! 

SİZ HİÇ 1 MAYIS'TA YÜRÜDÜNÜZ MÜ? YÜRÜMEDİYSENİZ NEDEN?

Siz hiç 1 Mayıs'ta yürüdünüz mü?

İşçi olarak verdiğiniz emeklerin karşılığını aldığınıza mı inanıyorsunuz, yoksa herkes mi işveren?

İşsiz kalmaktan korkarak sessiz kalmak da hakkınızı alamadığınızı göztermez mi?

Peki ne olarak emeğinizin karşılığını alamıyorsunuz; kadın olduğunuz için mi, eşcinsel veya transseksüel olduğunuz için mi, yaşınız tutmadığı için mi, yabancı olduğunuz için mi, vasıfsız olduğunuz için mi, vesaire...

Emeğinizin karşılığını alamamanın mağdur ettiği sadece siz misiniz, yoksa bakmakla yükümlü olduğunuz kişiler, sokak hayvanları vesaire de yok mu?

Sadece işçi mi olmak gerekiyor emeklerin karşılığını alamamaya tepki göstermek için? Belki emeklisinizdir ama emekli maaşı açlık sınırının altında kaldığı için yaşlılıktaki umutlarınız, hayalleriniz için de sorumlu değil misiniz bu emek hırsızlığından?

1 Mayıs'ta yürüyeceğim; emekli olarak hayallerim elimden alındığı için, açlık sınırının altında yaşatıldığım için, geçinebilmek adına ek iş yapmaya eşcinselliğimi bahane ettikleri için(Çünkü biz eşcinsellerin istedikleri zaman iş bulabilme lüksleri, heterosesüellere oranla çok çok düşüktür), maaşımla sokak hayvanlarına-doğaya istediğim kadar katkı sağlayamadığım için, yarınlarım adına standart bir yaşam için umut bırakılmadığından dolayı...

1 Mayıs marjinallerin gövde gösterisi değil, insanca yaşamak için emeklerinin karşılığını alamayanların kendilerini ifade edebilmeleri, seslerini dururabilmeleri için bir fırsattır. Evet dinlemeyecekler biliyorum ama biz de haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz.

Bakınız ben bu yaştan sonra akşam pazarlarında çürük meyve sebze toplamak zorunda değilim. Ben bunca yıl boşu boşuna mı çalıştım ve emekli oldum? Ben bu yaştan sonra sağlık problemlerinden dolayı ne iş bulabilirim, ne de bana iş verirler. Ben yarın, emekli maaşlarının alım gücünün arttırılması için yürüyeceğim. Çünkü kemeri son deliğine kadar sıkmama rağmenmay sonunu getiremiyorum, eksilerdeyim. 

***

Çekilen dişimin yerinde oluşan #alveolit denilen iltihabı 2 haftadır anlatamadığım için çenemde oluşan ağrılar sebebiyle hem fiziksel hem de psikolojik olarak epeyce yıprandım.... En kısa zamanda atlatırım umarım... 

29

Diş probleminden dolayı artık sert bir şey yiyemiyorum. Dış çekiminden sonra alvolit oldum. Günlerdir ağrıdan bitap düştüm. Yoğurtlu elma tatlısı icat ettim kendime. Taze yoğurdun üzerine elma rendeliyoruz. Bu kadar. #elmalıyoğurttatlıs

27

10 gündür dış problemimi halledemedim.  Ne yapayım şimdi ben? Hasta yemeği Ezine peynirli makarna... #makarna #makaroni

26

Bugün patlıcan dolması tadında patlıcanlı bulgur, namı diğer pratik dolma... #patlıcandolması

Ben piknik yapmak, okeye 4. olmak, evlenmek, çocuk yapmak, sigara içmek, hetero olmak, vesaire zorunda değilim! Ben bireyim!

Yıllardır süregelen toplumsal ritüeller, yaşam biçimleri ve varoluşlar sizin de o sistemin bir parçası olduğunu gösterir.

"BEN EŞCİNSELİM" DİYEBİLMEK, "BEN KADINIM-ERKEĞİM" DİYEBİLMEKTEN NEDEN DAHA ÇOK ÖNEMLİDİR?

"Ben eşcinselim" diyebilmek, "ben kadınım" veya "ben erkeğim" diyebilmekten çok önemlidir. Çünkü kadın veya erkek olmanın toplumda kabul görmüş bir yeri var. Bunun alltını çizmek ise, erkek egemen yapının dayattığı ikili cinsiyeti ve de bu konudaki ayrımcılığı tescillemek, yanlış olan bir şeyi desteklemek olur. Zaten kadınsın ve bununla 2. sınıf varoluşunu böbürlenerek gerçekleştiriyorsun. Evet pembe giymek, yüksek topuklar, küpe, makyaj, dekolte, kısaca güzel görünme çabası vesaire seni metalaştıran bir şey ama sen bunu doğan olarak görüyorsun. Zaten erkeksin. Her şeyi kendi çıkarına uygun olarak sen yazıp çiziyorsun. Erkekliğin kalıbını da sen çıkarıyorsun, kadının kalıbını da. Erkekliğin konumunu belirlemişsin, nasıl giyineceğini ve nasıl davaranacağını da, sana nasıl davranılması gerektiğini de. O yüzden kadınım diyebilmek de çok kolaydır, erkeğim diyebilmek de. Çünkü bu şekilde varolan iki cinsiyet sistemine göre insnalar yapay toplumsal cinsiyet kimlikleriyle bir varoluş sergiliyorlar, bununla da gurur duyuyorlar. Peki ne kadar nutlular bu yapar varoluşlarla. Bence mutluluk rolü oynuyorlar. Çünkü doğal olmadığı için, kendileri gibi olamıyorlar. Lüzumsuız yükler altında eziliyorlar. Çünkü hiçbir canlının doğası, bu yapay kalıplara uygun değil. Çok büyük yük onlar için, eziliyorlar aslında altında ama o kabuğu kırabilmek kolay değil. Sana çizilen erkeklik ve kadınlık rollerinin dışına çıkarsan, dışlanırsın, ötekileştirilirsin, itibarsızlaştırılırsın. Çocukluktan itibaren empoze ediliyor bu roller. Uymayanlar da kendilerini zorluyor ve bu uymayanlar daha çok yıpranıyor bu kalıpsal rollerden. Çünkü bu rollet heteroseksist olduğu için, heteroseksüeller bir nebze olsun kaldırabilyor, içselleştirmeyle birlikte de bununla varolmasını öğreniyorlar, bu varoluşu benimseyip bu varoluşu savunmaya bile geçiyorlar. O yüzden ben kadınım veya erkeğim diyebilmek doğru bile değildir, hatta yanlıştır. Çünkü önümüzde doğru bir erkeklik vaya kadınlık yoktur. Biyolojik cinsiyetlerin, bedenlerine uygun olmayan kıyafettir toplumsal cinsiyet rolleri. Çünkü hiç kimse pembe veya mavi renkle doğmaz. Sonradan atfedilir roller. Bütün bunlara istinaden "ben eşcinselim" diyebilmek işte çok önemlidir. Neden mi? Çünkü; eşcinselliğin homofobik bir dünyada insanca yaşayabilmek adına toplumsal varoluşuna ihtiyaç vardır. Bu yazdıklarım da cahiller için değil zaten. Çünkü onlar anlamayacak, dinlemeyecekler bile. Yazdıklarım bilgiye ihtiyacı olan ve bunu anlamaya çalışacak olanlara. "Eşcinselim" diyebilmek homofobiye rağmen bir cesaret işidir de. Çünkü bir çok eşcinsel zarar görmemek adına kendi kimliklerini kendilerine bile itiraf edememektedir. Oysa o kadar normal bir şey ki bu. Nasıl kadın erkekği, erkek kadını sevebilyorsa, eşcinsel da kendi cinsini seviyor; bu kadar basit. İşin ucunda sadece sevgi var, sadece kendini libidosal anlamda gerçekleştirmek var. Bunu gerçekleştirmek değil, gerçekleştirememek tehlikelidir. Çünkü bu anlamda kendini gerçekleştiremeyen ister hayvan olsun ister insan, ister heteroseksüel olsun ister eşcinsel; saldırganlaşır. Sevişen canlıdan değil, sevişmeyen canlıdan zarar gelir. Çünkü sevişmek rahatlatır, yatırştırır, dolayısıyla huzur getirir, dolayısıyla çevresine de huzur verir. "Ben eşcinselim" demek, tabuları, dayatmaları, zorbalıkları, ayrımcılıkları anti demokrasiyi vesaireyi yıkmak; hoşgörüyü, sevgiyi, eşitliği, demokrasiyi, özgürlüğü vesaireyi de beraberinde getirmek demektir. Bakınız, erkek egemen toplumun en ötekisi eşcinselliktir. Kadını erkeği, hatta eşcinseli bile eşcinsellikle barışamadığı için buna karşıdır. Erkek egemen yapı, eşcinselliği kendisine bir tehdit olarak algılar. Oysa eşcinsellik canlı tarihinden beri doğanın yapısında varolan bir gerçektir ve zarar verecek olsaydı, şimdiye kadar zarar verirdi; yanlış bir şey olsaydı da şimdiye kadar nesli tükenirdi. İşte bu "en öteki durum" ile barışılırsa, büyük bir yükün altından kalkılır, erkek egemen yapı da üzerinden bir yük atmış olur, erkeklik ve kadınlık meselesine de kafa yorulmadan, herkes diğer işlerine yoğunlaşır. Yani varoluş erkeklik ve kadınlık olmaktan çıkıp; eğitimsel, kültürel, sanatsal bir hale dönüşebilir. Heteroseksüel erkek olmak veya kadın olmak, eşcinsel erkek veya kadın olmaktan önemli midir; hayır. Siz hiç eşcinselden daha üstün bir heteroseksüel gördünüz mü? Ben çevreme bakıyorum da, hiçbir heteroseksüel erkek veya kadın benden daha üstün, daha kapasiteli değil; e o zaman neyin kafası bu? Neye dayanarak kendinizi üstün görüyorsunuz? Çocuk yapıp aile kurmak falan mı üstünlüğünüz? E onu eşcinseller de yapabilir. Biyolojik olarak eşcinsellerin heteroseksüellerden hiçbir eksikliği yok ki. Var zannediyorsanız, o sizin cahilliğiniz. Ayrıca etrafınızdaki aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş kişilerin % kaçının eşcinsel-ler olduğundan haberiniz var mı? Bir çok insan gizli eşcinsel. Toplumsal baskı sebebiyle mutsuz heteroseksüel evlilikler yapıyorlar çünkü... Olaya dogmatizm üzerinden yaklaşmayın. Bu, insan haklarına, bilimsel gerçeklere aykırıdır ve bu tür bir bakış açısının akademik bir değeri yoktur. KANDIRMACADIR!

Bazı metinleri cahillere okuyamazsınız, bazı gerçekleri de söyleyemezsiniz; çünkü onların kapasitelerini aşar.

25

Evde 20, sokakta ve parkta onlarca kedinin sorumluluğu ağır ama bir bakışları bütün yorgunluğunu gideriyor... #cat #kedi

***

Bir eşcinselin askerlik yapması çok zordur. Parmakla işaret edilir, arkandan konuşulursun, dalga geçilirsin, mesafeler de koyulur, ama seni libidolarına alet etmek isteyenler de çoktur ve onlara karşı direnmek ise apayrı bir güç gerektirir. Eğer benim gibi içine kapanık ve psikolojik olarak hassas biriyseniz, başınıza bir şeyler gelip dibe vurmamak için hep zırhlarınızı kuşanarak hareket etmek ve hareketlerinize dikkat etmek zorundasındır. Özellikle zaaflarınıza yenilmek gibi lüksünüz asla yoktur böyle bir ortamda. Çünkü böyle bir şey, eşcinsellerin sonunu getirebilir. Yani mahkemelik olup askerliğinize son verilebilir. O yüzden her şeyi, yeri ve zamanında yapmak zorundasındır. Eşcinsellerin ne fütursuzluk gibi bir karakteri vardır, ne de fütursuzluk yapma serbestisi... Benim için askerlik çok ağır bir yüktü. Çünkü Doğu'da kış koşullarındaki bu süreç hem psikolojik, hem de fiziksel olarak kaldıramayacağım kadar ağırdı benim için. Evet, üzerime düşeni 18 ay olarak yaptım. Bir eşcinsel olarak bütün bu zorlukları göze alamayıp askerlik yapmasaydım, çürük raporu alacaktım. Askerlikten çürük raporu olanın devlet memuru başta olmak üzere bir çok göreve alınmama durumu olduğunu biliyor muydunuz? Ben devlet memuru falan olmadım ama çürük raporum olsaydı, çalışma hayatımda ve toplumsal alanda ne tür etkilere maruz kalırdım bilmiyorum. Askerlik, yaşamımdaki travmalarımdan falan değil. Çünkü askerlik bir vatan borcuydu ve yaptık. O süreçten tek mutsuz olduğum anlar, yediğim dayaklar. Çok lüzumsuz ve de gerçekten onur kırıcıydı. Beni taburun önüne çıkarıp, "acaba bu eşcinsel mi?" diye incelemeleri bile unutup gittiğim bir şey biliyor musunuz? Ayrıca ben kendi gerçeğimle barışık ve en çok kendi gerçeğimle gurur duyan, "iyi ki de eşcinsel doğmuşum" diyen biriyim; birileri bunun üzerinden beni aşağılamaya çalışsa kaç yazar... Kısaca bir eşcinselin askerlik yapması zordur, çürük raporu alırsa da askerlik yapmamış diye toplumsal olarak baskı altında olacaktır. Çürük raporu almak benim aklımın ucundan bile geçmedi. O dönemler öyle bir şey var mıydı, onu bile bilmiyorum... 

***

İlkokul, ortaokul, lise, 18-20 yaşları arasındaki çalışma dönemine ait bir kaç foto, askere giderken ve askerdeki halim ve askerden döndükten sonraki 90'lardaki hallerim...

Bulgurun senfonisi # bulgurunsenfonisi

Pazardan aldığım bulgur pişken çıktı. Yani çabuk pişti...

***

KUYRUĞU HEP DİK TUTUN; ZAVALLI İNSANLARA FIRSAT VERMEYİN!

Hayatta öğrendiğim şeylerden biri de, bir sorunun olduğu veya zorda kaldığın zaman kimseye sızlanmamak gerektiği, kendine acındırmamak gerektiği. Çünkü duyarsız, vicdansız, sorumsuz bir dünyada, hele bir de karakter olarak, donanım olarak falan özgüvenli duruşu olan biriyseniz, eğer zorda kalınca birilerine minnet eder, gözyaşlarınızı onlara gösterirseniz, bu durum onlar için bulunmaz bir fırsattır. Böyle durumlarda egoları devreye girer, içten içe "nasıl düştü elime" der, direkt size karşı acımasız davranmasa bile sessiz kalıp, içten içe oh çeker. O yüzden bu dünyada tırnağınız varsa başınızı kaşıyın, acınızdan geberseniz de kimseden bir lokma ekmek istemeyin, olabildiğiniz kadar olun, olamıyorsanız da dik durarak onurunuzla ölün. O insancıklara verilecek en güzel cevap, onlara minnet etmemeniz olacaktır. Kısaca zavallı insanlara karşı zavallı duruma düşmeyin. Zorda kaldığınız zaman falan, hiç zorda kalmış gibi davranmayın. Ben zorluklarımı utanmadan dile getiriyorum msela ama bu farklı bir durum. Birilerine muhtaç olduğumdan değil, amacım minimal yaşamın güzelliğini anlatmak, zorluklara karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermek, insanlara duyarlılık, vicdan ve insnalık konusunda ders vermek amacıyla. Ben de ekonomik olarak zorda kaldığım 1 yıllık bir süreç yaşadım. O dönem, en yakınlarımdan bile hayır gelmeyeceğini tecrübe ederek öğrenmiş oldum. Dersimi aldım yani. O yüzden böyle bir çıkarım yapabiliyorum...

Ben ilkokula giderken....

İlkokul diploması için çekilmiş bir fotoğrafsa eğer, yıl 1980 olsa gerek. Yani 11 yaşım. Ama emin değilim. Sanki daha küçük halim gibi... 23 Nisan'da paylaşacaktım bu fotoğrafı... Çocukluğumdan hatırladığım ne biliyor musunuz; kendimi dalsız, gövdesiz bir yaprak gibi hissedişim... Güçsüz, özgüvensiz, yapayalnız... Belki insanlar bunu dışarından hissedemiyor, ben bile çok farkında değildim çocuk aklımla... Şu anki beynimle o günlere dönebilseydim eğer, çok hesap sorardım hayattan ve de bazılarından... 

Issız bir adaya düşsem yanımda kimleri mi götürürdüm? Söylemeyeyim... Onları çok seviyorum. Üstelik bu kişiler yakınımDa değiller!

Neden başıma olumsuz şeyler çok geliyor diye soruyorum kendime. Yılbaşından beri neler neler geldi başıma... Anlatmayayım; herkesin derdi kendine büyüktür çünkü... Bu çok şey yapmamla mı alakalı. Hiçbir şey yapmayıp yan gelşip yatsam daha sorunsuz bir hayatım olabilrdi ama bu da bana çok ters. Ben hayatım boyunca şöyle bacaklarımı uzatıp da, of canım çok sıkıldı, ne yapsam acaba dediğim hiçbir vaktim olmadı. Hep zamanla yarıştım. Hem fiizksel olarak hareketliyim, her gün evdeki, sokağımdaki ve parktaki, yolda yolaktaki kedilere mama dağıtma işim, her gün spor yapmam-tenis oynamam, ekstradan yapılan şeyler, ve bunları yaparken de sürekli bir şeyler düşünen, hatta kafasında makeleler bile yazan, her şeyi sorgulayan, hayatla ve kendimle kavga eden biriyim. Bilgisayarın başında da sürekli beyin fırtınası halindeyim. Kendimi bir başkasına yüklesem, kendisinden ya istifa eder, ya da otomatimen iflas eder, infilak eder... Bugün Üni hastanesine giderken bisiklerin üstünde, kafamın içinde koskoca bir makale yazdım mesela. O kadar çok şeyi düşünüyorum ki, düşündüklerimin çoğunu kaydedemiyorum. Keşke beynimdeki veileri kablosuz  şekilde hard disc gibi kayıt mecralarına aktarabilsem... 

Şarkılar, müzik olmasaydı hayat benim için % 80-90 eksik olurdu.

BENİM TRAVMALARIM, PİŞMANLIKLARIMDIR!

"Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim" diyenler yalan söylüyor. Çünkü son pişmanlık fayda etmez. Biliyor ki bile isteye pişman olunacak şeyler yapmış, hatalarından ders çıkarmak yerine bir de marifetmiş gibi kendini haklı görmeye çalışır böyleleri. Benim yapmaktan pişman olduğum o kadar şey var ki hayatta; üstelik hiçbirini bile isteye yapmadım. Sabırsız yapıya sahip olmamdan dolayı acele karar vermelerim ve yüzeysel oluşum pişman olacağım çok hatalar yapmama sebep oldu. "Keşke başa dönebilsem-zmanı geri sarabilsem de, o hataları yapmasaydım çok derim. Ve hayattaki en büyük travmalarım, bu pişmanlıklarımdır... 

Son 40 yılda nelere şahit oldum. Son olarak yapay zekaya da şahit oldum ya, ölebilirim artık... Zamanda yolculuk mu; yok artık!

24

Bugünkü sulu patlıcanımızı Ezine peynir ile servis ediyoruz. Yalnız patlıcan yemeğinin lezzetli olması için patlıcanların parmak patlıcan ve sünger gibi yumuşak olması gerekiyor. Büyük çekirdekli taş gibi patlıcanlardan kaçının... #patlıcan 

23

Dişim çok ağrıyor ama insanın ağrıyan yeri başka acıkan yeri başka. Konumuz; #sulupatlıcanyemeği Çok nefis oldu. Garanti veriyorum.

Dış problemim var. Çözüm bulamadım. Canım çok yanıyor. Devlet randevusuz çalışmıyor, özel de çare olamadı... Ama hayat devam ediyor. Vazgeçemem rutinlerimden... #dişağrısı

Hayatta şunu öğrendim. Hiç kimseye demeyelim de, haketmeyene, ama genellikle haketmiyorlar zaten, değer vermeyeceksin, saygı duymauacaksın, alttan almayacaksın, hoşgörülü olmayacaksın, mütevazi olmayacaksın, hatta nazik kibar bile olmayacaksın, çünkü geri tepiyor, senin iyi niyetini, nezaketini salaklığa yoruyorlar... O yüzden herkes hakettiği değeri kendisi bulsun; benim hiç kimseye verecek kredim kalmadı artık. Bir de gerçekten donanımlı, hakeden, erdemli, faziletli kişiler olsalar, canım yanmayacak. Hepsi de boş, dolayısıyla aşağılık kompleksli insanlar, dolayısıyla benciller, ukalalar, duyarsızlar... Bundan sonra böyle. Aynı kaba işey*n birbirinin ortalaması insanlara hiç tahammülüm yok artık... Karşınızda en@yi yok artık. 

21

Ispanağı genellikle yoğurt ile servis ederiz ama ben ıspanak+peynirli börek misali peynir ile servis ettim bu sefer... #ıspanakkavurma

18

Aşk yaşamadım diyorum ama benim yaşadığım aşklar aslında bazılqrınınkine göre o kadar saygıdeğer ki; en azından samimi... Ne kadar sevildim, ne kadar sevdim bilmiyorum ama yüksek voltajı olduğu kesin... Ve benim aşklarım en az 20-30 yıllıktır ve heyecan olarak zerre azalma olmadığı gibi her geçen gün artıyor... Aşk nedir? Belki benim Aşk a layığım göre ben Aşk yaşamadım... #aşk #love

26

Visseral yani iç organ yağlanmasının 40 yaşından sonra artmasının sebebi metabolizma çalışma hızının yavaşlaması, kas kütlesinin azalması sonucudur. İnsülin duyarlılğı bu yaşta azalır ve kan şekeri yükselir. Bunlar da vücudu göbek bölgesinde yağ depolamaya yönlendirir. İç yağlanma normal kilodan bağımsız olduğu için, tartıdaki kiloyla alakası yoktur. Kilo vermeniz, sizin yağları yaktığınız anlamına gelmez. Gerçek anlamda kilo vermek için iç yağları eritmek gerekir, yani bel çevrenizi inceltmeniz gerekir. Vücudun insüline veridği yanıtı düzeltmek, kas kütlesini arttırmak ve kısa yoğunluklu nabız yükseltmeleri yapmak iç yağlanmayı engellemede en hızlı sonucu verir. Yani 40 yaşından sonra metabolizmayı yeniden aktive etmek iç yağlanmayı engelleyecek, bel bölgesinin kalınlaşmasının önüne geçecektir. Yüksek yoğunluklu aralıklı egzersiz yapmak, yani nabzı yükseltici tempolu hareket ve nabzı dinlendirici yavaş hareket etmek ve bunu tekrarlamak, mesela 10 saniyelik hızlanma, 20 saniyelik yavaşlamalar metabolizmanın çalışmasını, bu da mitokondrilerin daha fazla enerji harcamasını, insilin direncine daha iyi yanıt vermesini sağlar. Hiit denilen (High Intensity Interval Training - Yüksek Şiddetli Aralıklı Antrenman) bu antrenmenı haftada 2-3 kere yapmak yeterlidir. MESELA TENİS OYNAMAK!!! Metabolizmamızın yavaşlamasının en büyük sebeplerindne biri 40 yaşından sonraki kas kaybıdır. Kaslar vücudumuzda en büyük enerji harcamasını sağlayan dokulardır. Kas yapımız ne kadar güçlüyse, dinlenme anında bile kalori harcayabilriz. O yüzden haftada 2-3 kere de kaslarımızı güçlendirici hareketler yapmamız, iç yağlanmayı engelleyecek ikinci önemli adımdır. Kas ayrıca sadece güçlenmek demek değil, hormonlarımızın dengelenmesi, insülin duyarlılığımızın da artması ve yağ yakmak demektir. Üçüncü en önemli yapmamız gereken şey de, yemekten sonra oturmayıp, 15- 20 dakika yürüyerek kandaki glikoz artışını yavaşlatmamız. Bu, visseral, yani iç organ yağlanmamızı önleyen en önemli alışkanlıktır. Verdiğimiz kiloları tekrar geri almamak için de, bu antrenmanları alışkanlık haline getirmeli, günlü alacağımız kaloriyi de aşmamak gerekir. Tartıya çıkmak yerine, belinizi ölçerek durumunuzu öğrenmek daha gerçekçidir. "Bu yaştan sonra metabolizmamız yavaş ve bel çevremiz kalın olabilir" diye kendimizi kandırmayalım. İç yağlanmayı önlemek için yapmamız gerekenler, sadece bizi şekle sokmayacak, iç organlarımızdaki yağları da eriteceği için, vücudumuzda iltihaplar oluşmayacak ve daha sağlıklı olmamızı sağlayacaktır. Grubumuzda tenis oynayanlar belli yaşın üzerinde olduğu için, bu faydalı bilgiyi paylaşmak istedim. Haydi gençler spora! 

17

Bugün moral ve motivasyonum iyi...

15

Bizler masumiyet döneminin çocukları, Adile teyzenin kuzucuklarıydık... #adilenasit #masumiyet

Sanat kısıtlı imkanlarda bile yaratıcılıktır. Yemek de bir sanattır. Domates yerine salça, taze biber yerine sobada kızartılmış kuru biber ile #menemen

12

Bugün bir arkadaşımın doğum gününe katıldım... Nice yıllara Vesile'ciğim...

15 yaşında iken ben. Lise 2... Yıl 1984 veya 1985...

Biliyor musunuz, ben Halil'i tek başıma kendi kendime olgunlaştırdım. Çalışma yaşıma gelinceye-kendi paramı kendim kazanıncaya kadar üzerimde tek lokma emeği olanlara da milyonlarca teşekkür ediyorum, bilmeden üzdüğüm herkesten de özür dilerim. Çünkü insan çocuklukta bazen farkında olmadan üzücü, kırıcı olabilyor. Çocukluktan itibaren tarlada çalışmak dışında sigortalı işçi olmam da 18 yaşıma denk düşer. Fotoğraf ise Lise 2'den-15 yaşımdan kalma... Yıl 1985... Halam Lise 1'deyken yanında kiracı olarak kalmama izin vermiş ama 2. yıl vermemişti ve ben de Murat Dede mahallesine taşınmıştım. Ev sahibim olan ve anahrtara inahtar diyen Sevim hanım hala yaşıyor mu acaba? Nurlar içinde yatsın. Onun da çok ekmeğini yedim. Ama o yıllarda tek başıma Lisede okurken karnımın tam doymadığı günler de olmadı değil hani... Ne zaman sigortalı bir işte çalışmaya başladım, o zaman kimseye muhtaçlığım kalmamıştı. Beni yanında çalıştıran, bana kucak açan işverenime, patronuma, yanından emekli olmamı sağlayan insana minnetim hep sonsuzdur... O olmasaydı, belki de hayatım çok daha kötü olabilirdi. Çünkü herkes bana iş vermezdi, barındırmazdı yanında biliyorum...

***

AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN, lafa bakılmaz!

Sokaklardaki ekmek kutularından topladığım bayat simitlerden bir tanesini tavada yağda kızartırken aklıma geldi... Komşumuz caddede yeni açılan pastaneye uğramış neler satıyorlar acaba diye... Simitleri güzelmiş. Sabahları simit almak için bir adım yakın olması onun için bir avantajmış... Benim için taze ekmek yemek bile lüksken, simit yemek hayli hayli lüks. Aldığım simit sayısı tüm hayatım boyunca sayılıdır. Dışarıda yemek yemek ise israftan başka bir şey değildir. 

Dün sokakta paçoz bir şekilde elimde mama torbası ve su şişesiyle sokak kedilerine mama ve su dağıtırken, caddeden kameralarla Belediye başkanı geçiyordu. Kaçındım karşılaşmamak için; Hem görüntü olarak, hem de yaptığım işin ifşa olmaması için. O da zaten meşhuuur bir satıcıya girdi "kolay gelsin" diyerek. Oysa aklımdan şu geçiyordu... "Kediler için belediye olarak biz ne yapabiliriz?" diye sormasını... Bir paranetez açayım; kedilere dağıttığım mamaları, birilerinin bana maddi yardımıyla yaptığımı sanan o kadar çok kişi var ki... Yok öyle bir şey. Bütün mamaları kendi cebimden alıyorum...

Dün de kedilere tavuk kemiği almaya gittiğim fabrikadaki tezgahtar kadın (Evet kediler için tavuk kemiği almaya her hafta kiliometrelerce öteye kesim fabrikasına gidiyorum, dün de gittim ve poşetleri durağa taşırken bu sefer zorlandım, biraz hasta ve yorgunum ya, ondan sanırım... Ve bir kilo kemik de bizden hediye olsun demediler bugüne kadar.) herkesin dediği gibi, "Allah sevap yazar bu yaptıkların için" diyor. Herkes aynı şeyi söylüyor, ben de herkese aynı şeyi söylüyorum; Benim günahla sevapla işim olmaz. Ben bu işi bir sorumluluk, bir görev olarak yapıyorum doğa adına, hayvanlar adına... Parkta dağıttığım mamaların hepsini kediler mi yiyiyor sanıyorsunuz; kirpiler ve kargalar da yiyiyor. Ben bu işi vicdanı olan herkesin yapması gerektiğine inanıyorum. Eğer sevap kazanmak için yapmış olsaydım, günahları işler işler, parayla sevap satın alırdım. Ayrıca kim açlık sınırının altındaki maaşının tamamını yakınını her ay kedilere harcamak ister ki... Evet kedilere yetebilmek için, akşamları pazarlardan çürük çarık sebze ve meyve toplayarak da kendim için hiç harcama yapmamaya çalışıyorum. Sadece faturalarımı ödüyorum kendimi için. Mecbur kalmadıkça kendim için hiçbir şey almıyorum. Ölümlü dünyada eşyaya, müsrifliğe tamahı fuzuli buluyorum...

Ben aslında kışı ısınma sistemi olmadan bile geçirebilirim biliyor musunuz ama şu anda bile sobam yanıyor. Yılda 2 ton kömür yakıyorum. Ne için; evdeki hasta ve yavru kediler üşümesin diye...

İnsanların beni ne anlamasını bekliyorum, ne de dinlemesini... Sözde vicdanlılarla niye zaman kaybedeyim ki!!!

Hayatta hiçbir şey sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir. O yüzden önyargılarınızın kurbanı olup da hayattaki iyi niyetli, vicdanlı insanları sözlerinizle, davranışlarınızla yaralamaya kalkışmayın. Eğer bazı insanlar çok hassassa ve hemencecik taşıyorlarsa, siz vicdani anlamda gün boyu çabasız emeksiz yaşarken veya elinizi taşın altına koymayı düşünmüyorken, onlar belki de her gün kaldıramayacağı kadar vicdani yükle mücadele ediyor olabilir. O yüzden hareketlerinize, davranışlarınıza bir gem vurun derim...

10

Aşağılık kompleksli olunmasının sebebi; donanımlı olmak yerine boş insan olunmasıdır! Kendisi yapamıyorsa, başkası kıskanılır!

Bu coğrafyada en dikkat çekici şey; güzel bir şey yapınca takdir edilmek yerine hep aşağıya çekilmeye çalışılması!

10

CUMA-FRİDAY GÜNÜNÜZ DE GÜZEL GEÇSİN

Tanrı kavramı, her ülkenin ana dilinde farklı ifade edilir. Türkçe Tanrı-Tengri, İngilizce God, Almanca Gott, Latince Deus, Yunanca Theos, Arapça Allah/İlah, İbranice Elohim ve Farsça Hüda vesaire. Daha biz bunu aşamamışız be! O yüzden bazılarının Tanrı'ya Tanrı denilmesinden rahatsız olmasının sebebi(Araplardan özür diliyerek söylüyorum çünkü amacım ırkçılık falan değil), Arapçılıktır. Kutsal sayılan kitabın da insanların anlayacağı şekilde okunmaması da Arapçılıktır. Dünyanın hangi ülkesinde kutsal kitapların kendi ana dillerinde-anlayacağı şekilde okunmasına karşı çıkılıyor-en azından kötü gözle bakılıyor? Neden mesela Ezan Türkçe okunmuyor? Anlasak kötü mü olur? Ben mecbur muyum Arapça bilmeye? İnsanların kaçta kaçı kutsallığın Arapçasının karşılığın anlayarak davranıyor? İnsanlar Türkçe ibadet etse, namaz kılsa kötü mü olur? Din adamları bile, Arapça okuyor olabilirler ama Arapça biliyorlar mı? Arapçayı ben de okuyabiliyorum ama karşılığını bilmeden. Hocalar hutbelerini çevirilerden okuyorlardır mutemelen. Biraz gerçekçi olmak gerçekten çok mu zor? Yoksa bir şeyin anlamını bilirsek büyüsü mü kaçar? Bu söylediklerimden de din karşıtlığı falan çıkartılmasın. İnsanlar nasıl mutlu olacaklarsa, o şekilde yaşayabilirler. Ama ben şahsen inandığım bir şeyin anlamını direkt anlamak isterim. Birileri anlatırken, bire bin katabilir. Hatta bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir. Mesela insanlar kendilerine ters gelen şeylere karşı çıkarlarken, kutsallığa dayanmıyorlar mı? Bilmem anlatabilyor muyum? Anlayan anlıyordur da, işine gelirse anlar, işine gelmezse anlamazlar. 

***

Bir toplumda yaşayan insanlar; sağcısıyla solcusuyla, eğitimlisiyle yobazıyla vesaire, 3 aşağı 5 yukarı ortak paydada buluştukları için, yani birbirlerinin ortalaması oldukları için; yani hemen hemen mesela hepsi homofobiktir, mesela hepsi dogmatiktir, mesela hepsinin hayavnlara-çevreye bakış açısı benzerdir, mesela vicdani durumları birbirini ağdırmaz, gibi gibi... İşte o yüzden doğrular yanlışlar konusunda hiç kimseye güvenemezsiniz. Eğer siz ortalamanın dışında kalıyorsanız; en yakınınızdaki bile, en akrabanız, en arkadaşınız bile; düşmanınızla bile ortak-benzer kafa yapısına sahip olduğu için, kalkıp sizin karşınızda yer alırsa şaşırmayın. Belki size direkt karşınızda olduğunu söyleyemese bile, bilirsiniz hepsinin ortak kaba işediğini. Sizinle arkadaşlıkları sadece çıkar barındırır. Sizi kullanıyorlarsa, size arkadaş gibi görünürler. Oysa siz onlardan biri olmadığınız için, arkadaşlıkları samimi değildir. Yüzünüze güldüklerine aldanmayın. Mesela insanlar büyük çoğunluk olarak homofobikse, hayvanların eşit yaşama hakkına sahip olduğuna inanmayıp onların öldürülmesine doğanın kanunu diyorlarsa, gücü kim ele geçirirse haksızlık yapabilir diyorsa ve o gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı normal sayıyorsa, mesela her şeyin bilimsel mantıklı bir açıklaması varken bir şeyleri hala gökyüzüne havale ediyorsa, okumayı öğrenmeyi fuzuli buluyorsa, lafa gelince kahraman kesilip her türlü haksızlığa duyarsız kalıyorlarsa, vesaire vesaire ise; doğruları gerçekleri yok sayıp yanlışlar için birliktelik yapabilirler demektir bu. İçinde yaşadığım kültürde, benim insanlara karşı inancım-güvenim, 11 şiddetinde deprem etkisiyle sarsıldığı için, bu saatten sonra insanları sevmem falan söz konusu olamaz. Her insan içine karıştığımda bin pişman oluyorum. Dışarıya her adımımı attığımda saldırıya maruz kalıyorum ve psikolojim alt üst oluyor. Yemin ediyorum ben evimden dışarıya çıkmaya çekinir oldum. Onlara sorsan ben uyumsuzum. Hayır ben uyumsuz falan değilim değilim; ben dürüstüm ve haksızlığa, saygısızlığa, nezaketsizliğe gelemiyorum ve dolayısıyla sessiz kalamıyorum. Bunun böyle olduğunu herkes de biliyor ama işlerine nasıl geliyorsa, çıkarlarına nasıl denk düşüyorsa; öyle davranıyorlar. Ve bütün bu yaşadıklarımdan dolayı, dengem bozuldu. İnsan, egosu için nasıl dürüstlükten ödün verebilir, ben bunu kabul edemiyorum. Herkesin tek derdi, o an kendi egosunu tatmin etmek. Sorsan, amaç sosyalleşmek derler ama hayır, insanlar her an her saniye kendi çıkarları doğrultusunda içgüdüsel hareket ediyor. Mitomani olmuş insanlar; kendi yalanlarına kendileri inanıyorlar, kendi kendilerini kandırıyorlar. Kendilerine öyle mükemmel bir profil çiziyorlar ki, insanların da buna inanmasını bekliyorlar. Hepsi de aynı kafadan olduğu için, inanıyorlar da zaten. Al gülüm ver gülüm, hepsi muhteşem olduklarına inanıyorlar... Herkes beyaz, bir ben karayım anlayacağınız. Çünkü yalaka değiliz!

***

Size faydalı,kalbi temiz insanları kaybetmeyin;bir gün çıkarlarınız,güvendikleriniz, hayalleriniz bile sizi yarı yolda bırakabilir.

Şu DNA nasıl bir şey gerçekten; kimisi ekmek peşindeyken; kimisi aşk peşinde, kimisi sanat, kimisi seyahat, kimisi sefahat...

İnsanlar akıl vermesini çok seviyor. Aynı konumda olsalar, kendi akıllarını kendilerine uygulayabilecekler mi acaba?

5

Evet bakışlarımda bir Salman Rüşdi'lik var. Hani şu "Şeytan Ayetleri"nin yazarı... Iran'ın ölüm fetvası verdiği... #salmanrüşdi #şeytanayetleri

#cat s #yaşamasevinci m #myjoyoflife #kedi ler

Ben gene hasta oldum ve canım içi bol sarımsaklı ve limonlu kuru biber turşusu çekti.... 

Cuma günü 2 set tenis oynadıktan sonra yoruldum ve oynamak istemedim. Arkadaşlar ısrar etti, sonuç Cuma akşamından sabaha kadar üşüme ve ateş nöbeti geçirdim. Kabus gibi bir geceydi. Artık bu bana son ders olsun. Hayır demesini bilmeliyiz...#gelinturşusu #tenus 

Yumurtalı soğan kavurması... Beyazını sevmedikleri için sarılarını kedilerine verdiğim yumurtaların beyazına; filizlenmiş, bazılarının çöpe atabileceği soğanları irice doğrayıp azıcık kavurduktan sonra döküp ve karıştırıp tavaya döküyorum ve karıştırmadan 5 dakika pişiriyorum... 

En baştan şunu söyleyeyim de... Çoğunluk olmak sizi ne ayrıcalıklı, ne haklı, ne de doğru kılar...

Aslında bana uymayan kişilere selam bile vermemem gerekiyor. Beeen, herkesi olduğu gibi kabul etmenin bir saygınlık, bir hoşgörü olduğuna asla ve asla inanmıyorum, bu düşünceyi de sonuna kadar reddediyorum.

Peki ben ne miyim? Aslında öyle ideolojilerin peşinden sürüklenen birisi falan hiç değilim. Elbette akıl ve mantık çerçevesinde doğru, iyi, güzel olan gerçekçi şeyleri destekliyorum ama benim tek inancım doğa ve bilimsel gerçeklerdir. Eğer bir şey ideoloji haline getirilmeye başlanmışsa, orada gerçeklerden kopmalar başlamış demektir.

Sanat konusundaki akımları takip ediyorum, beğendiklerim oluyor ama onun dışındaki tüm yaşam kültürleri bölgeseldir, kişiseldir, vesaire; evrensel değildir ve içinde doğa dayanağı, bilimsel gerçeklik olmayan hiçbir evrenselliği de körü körüne desteklemiyorum.

Tüm bunlara istinaden neden böyle düşünüyorum; çünkü ben insanların bakış açıları, yaşam biçimleri, ideolojileri, inançları vesaireleri yüzünden doğama-yapıma uygun insanca yaşayamıyorum. Hatta daha da ötesi cahillerin zorbalığına, zalimliğine maruz kalıyorum.

Öyle bir noktaya gelindi ki, artık kendini bilimsel çerçeveler doğrultusunda ispatlı, kanıtlı, dayanaklı ifade etsen bile; bu, "toplumu tahrik ve rencide ediyorsun" kanunuyla suç sayılıyor. Onlar her türlü yobazlığı ifade özgrülüğü kapsamında senin gözünün içine içine sokuyor ama sen, yapına uygun insanca yaşama hakkını bile savunamıyorsun. 

Öyle cahillikler türedi ki son zamanlarda, artık düzeni bozanları uyarman bile linç edilme sebebi oluyor. Adam kırıyor, döküyor, hatta canlı cansız her şeyi yok ediyor ama "karışamazsınız" diyor ve haklıymış gibi seninle savaşa giriyor. Resmen gözü dönmüş kitlesel bir rahatsızlığa maruz kalmış durumdayız. Artık sistemin robot gibi kurduğu sözde kahramanların dünyasında yaşıyoruz... 

En büyük suç ise, bütün bu olanlara sessiz kalmak, kimsenin dur demeye cesaret edememesidir. Sesini çıkaranlar da öğütülüyor, hatta sesini çıkaranlara düzen bozucu gözüyle bakılıyor.  

Ve kötülük atık kanıksanmaya ve normalleşmeye başladı, normalleştikçe de iyice palazlandı. 

Veee, kötülükle varolunduğu için, kötülük özenilen ve küçük yaşlarda taklitedilen bir durum haline geldi. 

Sahtekarlık ahlak sayılmaya başladı, doğruluk-dürüstlük-doğal olan ise ahlaksızlık... 

Sistemin oluşturduğu bu kötü düzen kutsallaştırılmaya başladı, tabulaştırıldı ve yaptırımlarla tartışılamaz hale getirildi... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder