16
Benim Oruç tutmamam ancak akılsızlara saygısızlık olabilir. Çünkü benim Tanrım da yok, dinim de yok!
Benim hayatım boyunca aldığım günlük kalori, açın halinden anlayacak kadar az; bir insanın alması gerekenin yarısı! Ok?!
Sabah kahvaltım saat 11-12 arası 2 dilim ekmek, bir dilim peynir, 3-5 zeytin, 1-2 bardak çay. İkinci ve son öğünüm olan akşam yemeğim de bir yumurta, çeyrek ekmek, yoğurt veya salata. Hayatım boyunca her gün buna benzer mahiyete besleniyorum. Benim Oruç tutmamam, kimseyi rahatsız etmemeli.
Akıl ve beden sağlığının önemini kavradıkça, maddiyata tapan insanları da gördüçe, her gün evrenime şükrediyorum!
17
Kadınları koruyan İstanbul Sözleşmesi'ne eşcinselleri de koruyor diye karşı çıkan bir kadın mantıklı olamaz.
Eşcinsellik ne bir amaç, ne de sapıklıktır. Canlı tarihinden beri varolan doğanın değiştirilemez bir gerçeğidir. Durum, heteroseksist ve homofobik sistemin, çıkarımıza ters düşecek diye eşcinselliği toplumsallaştırmak istememesindne ibarettir. Oysa doğada varolan bir gerçeğin, toplumsallaması kaçınılmazdır. Eğer doğada varolan hayatın gerçeklerini yok sayar veya yok etmeye çalışırsanız, bu bir ayrımcılıktır ve hiçbir olumlu netice alamazsınız. Hani farklılıklara terörist damgası yapıştırılıyor ya son günlerde eşcinsellere yapıştırıldığı gibi, burada asıl terörizm, insanların doğuştan getirdikleri yapısına uygun yaşama haklarını ellerinden almaktır; çünkü bu da bir öldürmektir, bu da bir katliamdır. Ben, yapıma uygun yaşayamadıktan sonra, bunun adı yaşamak sayılmaz ki. İnsanların kendilerini görmek ve kim ve ne olduklarını anlamaları için önce bir aynaya bakmaları gerekiyor. Şu hayatta en masum, en savunmasız kesim hangisi derseniz, ilk sırada eşcinsellerdir. Çünkü tutnacakları bir dalları yoktur, yasalarca tanımlanmamakta ve tanınmamamktadırlar. Dolayısıyla ötekileştirilmeye, sindirilmeye ve yok edilmeye çalışılmaktadırlar. Eşcinsellere yapılan mezalim hiçbir şekilde karşılık bulmamaktadır, görmezlikten gelinmektedir. Çünkü sistem böyle istiyor zaten.
GÖNLÜMÜZÜN STARI!
Dijital Platform, özellikle Youtube, bir çoğunun bilmediği veya sonradan tanıdığı 70'lerin ilk yarısı sanatçılarından Zerrin Zeren'in sanki yeniden parlamasını sağladı ve onun sesine ve şarkılarına ulaşabilmek sevinleri için çok büyük bir fırsat oldu. Onu günümüze taşıyan ise, alaturka sesinin Kupa Dörtlüsü grubuyla çalışması sonucu absorbe oluşu. Yani bizden bir ses renginin poplaşması, onu kalıcı hale getiriyor. Yakın zamana kadar internet dünyasında biyografisi bile yoktu. Evlendikten sonra müziği bırakmış... Şiddetli geçimsizlik sonucu ayrılığın ardından ilk konserinde silahlı saldırıya uğruyor ve tekrar müziğe ara veriyor. 1976 yılında Avustralya'da vereceği konser için Bulgaristan sınırını geçerken özel aracıyla feci bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybediyor. Belki de Bergen'in yaşadığı trajediyi Zerrin Zeren ondan önce yaşadı ama araştırılmadığı için gerçekler ortaya çıkmadı...
Rezzan Yücel'i eski TRT döneminde ne çok dinlerdik... Hakan Eren'e özlemlerimizi pırıl pırıl giderdiği için teşekkür etmek çok yetersiz kalır biliyorum... Hakan Eren sayesinde sanki cenentime-müziğe kavuşuyorum...
Halam, kuzine sobada zeytin yağlı kek yapardı, onun tadını hiçbir kekte bulamıyorum...
Önümüzdeki yıl kuzine soba ile ısınacağım. Hayatım boyunca ne kalorifer kullandım, ne de doğal gaz, kullanmayacağım da. Çünkü ben sistemin kölesi olmayacağım. Beni doğal gaza bağlayıp, soğuk ile köle yapamayacaklar işte. Doğal gaz kullananlar, pek bi rahat oluyor diyor. Neymiş, yakarken soba kovası hazırlamak veya değiştirmek çok zor oluyormuş. Ayda 500 lira ile bile ısınamayıp, battanieyye sarılarak oturmak çok mu kolay oluyor peki? Ben sobayı şöyle gürül gürül yaptığım zaman, iliklerime kadar ısınıyorum...
MAĞDUR, MAĞDURUN DİLİNDEN ANLAMAYABİLİR; BİR GÖÇMEN, BİR EŞCİNSELİ, SIRF EŞCİNSEL OLDUĞU İÇİN ÖLDÜREBİLİR!
Göçmen-mülteci olmak elbette zor. Söylediklerim de yanlış anlaşılmasın diye baştan söyleyeyim. Ben mesela Denizli'deki göçmenleri tanıdıktan sonra, asla sürgün yaşayamayacağımdan emin oldum. Öldürülsem de memleketimi terkedemem. Hem memleket aşkı, hem de yabancı kültürlerde boynu bükük olmak istemememden dolayı. Çünkü ben hassas bir kişiliğe sahibim. Çünkü insanın, hiç bilmediği diyarlarda tutunacak bir dalı olmaz. Ne kadar aile kavramına inanmasam da, sonuçta aile ailedir ve sıkıştığın zaman gene ilk koştuğun ailen oluyor. Görüşmesen bile, onların varlığı sana güç veriyor. Çünkü sıkıştığın zaman ilk çaldığın kapı, gene ailen oluyor. Hele sosyal bir devlet olamamışsa, zaten ailenden başka çalacak kapın olmuyor. Asıl anlatmak istediğime dönersek, göçmenlik ne kadar mağduriyet barındırsa da, göçtüğü kültürlerde de sorunlar yaratması elbette kaçınılmaz oluyor. Yanlış anlaşılmasın, kimsenin aslimile edilmesini falan istediğim zannedilmesin. Her kültürün bir yaşam zenginliği olduğuna benim kadar inanan yoktur dünyada ama göçmenlik bir kültür çatışmasını da beraberinde getirebilir. Örneğin muhafazakar göçmen bir kültüre, Batı'daki eşcinsellik gibi özgürlükleri kabul ettirmek kolay olmayabilir ve homofobi ne kadar küresel bir olumsuzluk olsa da aslında kökünde yatan muhafazakarlık ve özgürlük arasındaki bir çatışmadır ve baskıdan kaçan bir mültecinin, içselleştirdiği ve asla değiştiremeyeceği başka özgürlük karşıtlıkları olabilir. Yani her mağdur, başk mağdurun dilinden anlamayabilir, anlamak istemeybilir. O yüzden baskılardan kaçmak, özgürlük için ne kadar sağlıklı bir çözümdür tartışılır. Bana sorarsanız, içinde bulunduğumuz baskıcı ortama karşı mücadele vermek, en doğru özgürlük mücadelesidir.
Ben vücuttaki kıllara bayılırım ama şekilciliğin oluşturduğu epilasyon diye tuzak bir sektör var.
Ben vücuttaki şahsına münhasır ter kokusunu çok afrodizyak bulurum ama parfüm diye tuzak bir sektör oluşmuş!
İnsanları şekilci yapan güzellik-kozmetik anlayışı, aslında doğanın(hayvanların ve bitkilerin) katliamıdır!
Evet çok doğru; içinde yaşadığımız sistemi gözönünde bulundurduğumda, kendimi tek kelime ile tanımlayacak olsam, İSYANKAR derdim kendime!
İnsan çevre-cilik konusunda bilinçlendikçe, doğaya karşı daha duyarlı oluyor, yeni eşya almak yerine eskileri kullanılır hale getirmeyi normalleştiriyor...
Spor kulüplerimiz sadece futbola değil de, Fenerbahçe gibi diğer branşlara da önem verseydi, Olimpiyatlarda daha başarılı olurduk.
Fenerbahçe kadın ve eşcinsel haklarını destekleyen bir kulüp olduğu için, yobazlar tarafından sapıkları destekleyen ilan ediliyor.
Daha önce Avrupa ve Dünya şampiyonu olan Fenerbahçe kadın voleybol takımımızın, kulübün çok branşta faaliyette bulunmasındna dolayı, bir Vakıfbank veya Eczacıbaşı gibi yeterli bütçe sağlayammasından dolayı, tekrar Avrupa veya Dünya şampiyonu olamamasına sitem ediyor ama biz sadece voleybol takımından oluşan bir kulüp değiliz ki... Kimse, Türkiye'deki kadın voleybolunun başarısına ivme kazandıranın Fenerbahçe olduğunu unutmasın. Eğer Fenerbahçe olmasaydı, Vakıfbank veya Eczacıbaşı rekabete girmeyecek ve en fazla final 4'a çıkabilen takımlardan ibaret olacaklardı...
Eda Erdem... Volaybolumuzda tarih yazan isim... Bu yıl da, 34 yaşında ligimizin en iyi orta oyuncusu seçildi...
Yan apartta genç kadınlar ve erkekler pencerelerini açmışlar langur lungur konuşuyorlar. Yeni gelmişler sanırım, daha önce yoklardı. Söylediklerinin de bir manası yok. Günlük hayattan ve kişiliklerinden bahsediyorlar ama hani kendilerini toplumdan dışlamışlar da, bu dışta bulunmanın verdiği salakça özgüvenle, ben de çevreyi rahatsız etme hakkına sahibim fütursuzluğuyla. Mağdur olmak bile sana insanları rahatsız etme hakkını vermez. İnsan olmak, acını bile terbiyeli şekilde yaşamak gerektirir ki, sizinki düpedüz ahlaksızlık. Yaptıkları boş beyinlilikten başka bir şey değil. Şimdi şikayet edeceğim, polisi rahatsız etmeye değmez diye düşünüyorum. Rahatsız olan varsa da gitsin uyarsın. Ben olmuyorum. Çünkü hayatın genelinde daha derinden ısıran sivrsinekler mevcut. Bunlar sadece çenelerini açıp kapatan ve ses çıkartan sivrinekler, alanlarının dışına çıkamıyorlar...