2 Temmuz 2026 Perşembe

Haziran 2025 facebook notlarım

 30 Haziran

Kabak yemeği. Yanında soğan, domates ve yoğurt...


29

NER'DEN BİLECEKSİNİZ Kİ?

Hassas kalplar, kendilerine yapılan haksızlıklar karşısında hayattan vazgeçebilirler. Başka sebep aramaya gerek yok. 

Bir insan hayattan vazgeçtiği zaman, alt boşlukları insanlar sadece gördükleri ve kendi yapıları üzerinden değerlendirirler. Oysa insan yüreğidir her şeye karar veren...

Yıl 1990. Acemi ocağında-Samsun'dayım. Çarşı iznine çıkmışız. Yolda yürüyorum. Birden kolumdan tutulup karakola götürüyorum. Sebebi, yoldan araçla giden komutana selam vermemişim. Yoldan geçen arabalar mı varmış, yoldan geçen arabalardan biri askeri miymiş, ben yoldan askeri araç geçer diye önüme değil hep yola mı bakmak zorunda mıymışım, bana apayrı bir dünya gibi gelen asker ocağında çarşı iznine çıkınca hayallere dalamaz mıydım..? Orada - o komutanın odasında, o komutan tarafından dövülüyorum. Sonra o gün Çarşı İzninden yakalanıp getirilen onlarca askerin bulunduğu geniş bir odaya götürülüyorum. Oradaki askerler de çeşitli sebeplerle tutuklanıp getirilmişler. Hafta sonu çarşı iznine çıkan askerlerin çeşitli gerekçelerle tutuklanıp bir odaya tıkılmalarının sebebi, onlara o gün izin yaşatmayarak acaba bir hayat dersi midir? Ben o gün orada, diğer askerler birbirleriyle muhabbet ederlerken ben yere betonun üstüne oturdum, dizlerimi karnıma  çektim, yüzümü de dizlerimin üstüne kapattım, saatlerce cenin pozisyonunda bekledim. Diğer askerler beni teselli etmeye çalışsalar da onları hiç duymadım...

Bu sadece anılarımdan bir tanesi. İnsanlar askerlik anılarını hep eğlenceli anlatırlar değil mi? Belki eğlenceli geçmiştir onlarınki, belki de eğlenceli geçmiş gibi kendi psikolojik dramalarının üstünü örtmeye çalışıyorlardır.

Askerlik benim için çok zordu, psikolojik bir hapisaneydi adeta. Benim suskunluğumu delilik olarak yorumluyormuş komutanlar. O yüzden askerliğimi yaptım diye falan hiç övünmem öyle. Çünkü psikolojik olarak çok yıprattı beni.

Bir eşcinsel olarak, cinsel kimliğim açısından çok büyük travma yaşamadan askerliğimi bitirmek ise, benim için büyük başarıydı... Sadece genel yapım gereği değil, cinsel kimliğim olarak mücadele vermek, direnmek çok zordu. (Parmakla işaret ediliyorsun t*p diye, dalga geçiliyorsun, arkandan konuşuyorlar...). Çünkü bu anlamda alacağım bir yaranın savunusunu yapamazdım orada, kimse haklı bulmazdı beni, kimse yer almazdı yanımda ve bu durum da hassas onulmaz derecede yaralayabilirdi. O yüzden eşcinseller ve/ya travestiler eğer askerlik yapmak istemiyorlarsa, olaya biraz geniş bir pencereden bakmak gerektiği için, onlara askerlik yapmaları konusunda çok üstelememek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü ötekileştirildiğin gibi bir de eziliyorsun. Dolayısıyla daha kötü şeyler olmaması için bir çok şeyi sineye çekiyorsun. Çok yalnızsın orada. Fiziksel anlamda yalnız kalmaktan bahsetmiyorum, diğerlerinden başka bir dünyada olmaktan bahsediyorum...

Ama dedim ya, dediklerimi hassas kalp olma durumunu, hassas kalp olma durumu dışında kalanlar ne kadar anlayabilir bilmiyorum... 

İnsanların yaşadığı her zorluk onu hayata hazırlayan bir tecrübe olmayabilir, tam aksine hayat yolculuğunu sekteye de uğratabilir. Hassas kalplerin kaldırmadığı zorluklar, kimbilir bilinç altında ne frenlemelere sebep olup onların yaşam yolundaki cesaretlerini kırıyordur. İnsanların risksiz garanti yaşamlarının altında belki de geçmişte yaşadıklarının baskıları ve korkuları yatıyor olabilir...

Anlatmaya devam edeceğim askerlik anılarımı... 

28

Eşcinselim. Bundan dolayı çok ama çok mutluyum, çok gururluyum. Çünkü eşcinsellik çok özel bir ruhtur. Eşcinsel doğdum, eşcinsel olarak öleceğim; heteroseksüelliğe asla sapmadım! Eşcinselliğin yanlış olduğunun düşünülüp tartışılması falan o kadar aptalca ki. 1. Doğanın gerçekleri inkar edilemez, 2. Kime ne? Ben eşcinselim diyorsam, başkalarına m*k yemek düşer..

Muhafazakar süreçte eğer bir gün yasalar falan değişip eşcinsellik suç ilan edilirse, bundan dolayı zarar görür veya ölürsem; bunun sorumlusu, eşcinselliğe hiçbir zaman destek olmayan yanıbaşımdaki insanlardır. O yüzden hiçbiriniz masum değilsiniz bu konuda.

İstisnalar hariç hayatta vazgeçemeyeceğim hiçbir şey, hiçbir kimse yok. Tek vazgeçemeyeceğim, o da sadece hayvanlara ve bitkilere ve duyarlı insanlara işleyen vicdanım. İnsan her şeyden vazgeçiyor da, kendinden, temel yapısından vazgeçemiyor...

Eğer etrafınızda 2 yüzlü, samimiyetsiz insanların olması yerine yalnızlığı tercih ediyorsanız, kendiniz olmaktan ödün vermeyin. Sizi, sizi olarak sevemeyecek bir insan, sizi baştan sevmesin daha iyi, ki boşuna zaman harcamamış ve üzülmemiş olursunuz. Ben açık bir eşcinselim ama bu sayede insanların negatif etkilerini bertaraf etmiş oluyorum. Tabiki de açık bir eşcinsel olarak dolaylı, hatta direkt olarak homofobiye maruz kalıyorum ama bunu aşabilecek bir olgunluğa ve bakış açısına sahip biriyim. Aşağılık kompleksli, özgüvensiz insanlar sizi aşağılasa kaç yazar ki; sadece karaktersizliklerini sergilemiş olurlar, siz de gerçek yüzlerini görmüş olursunuz. Etrafımda eşcinseller dahil hiç kimse yok ama Halil gerçekliğini kabul ettirmenin onuru ve gururu hiçbir şeyle ölçülemez...

Sevgi manyakları gene aşktan mefta olmuşlar, kendilerinden geçmişler...

27

Yeni ruh halim; artık her şeyi olduğu kadar oldurmaya çalışıyorum. Hayat kısa ve bir tane ömrünüz var. Hiçbir şeye değmez...


22

Bir insanın iyi insan olup olmadığının en önemli göstergesi ne kadar hayvan sevip sevmediği, çiçekleri kopartıp kopartmadığıdır!

15

DÜNYAYA GELMEME ARACILIK EDEN GENETİKSEL MİRASIMA "BABALAR GÜNÜ"NDE SEVGİLER VE SELAMLAR OLSUN...

Klişe özlem cümleleri falan kurmayacağım. Bir baba figürü olmadı hayatımda hiç, zaten ben öyle anne-baba figürlerine falan ihtiyaç duyan bir karakter olmadım. Ben kendimle ilgili hayalleri olan bir çocuktum her zaman. Umrumda değildi hiç kimse. Kısaca çocukken de güçlü bir karakterdim, her şeyi kendim yapabilirim duygusuna sahiptim. Yeter ki param olsundu. Çünkü kitaplara, dergilere, müzik albümlerine ancak bununla sahip olabilirdim. Anam müzik, babam ise öğrenme heyecanımdı. Onlar, beni dünyaya getiren birer aracıydılar sadece. Öyle "hiç sevilmedim, sevgisiz büyüdüm, sevgiye çok ihtiyacım vardı" gibi klişe cümleler kurmayacağım. Çünkü hayatım boyunca hiç, birileri beni sevsin diye derdim olmadı ki. Ben seviyorsam, bana yeterdi. Sevmekti benim duygu tanımlamam, sevilmek-yani birilerinin beni sevip sevmemesi karşı tarafı bağlayan bir şeydi. Çünkü sevilince bende duygusal anlamda değişen bir şey olmayacaktı. Olmayacağından da öte, ben sevmiyorum sevilmeyi-öyle bir açlığım olmadı hiç. Ayrıca insanlar karşısındakini kendinden ne kadar çok sevebilir ki; insanın kendisini kandırmasına da gerek yok bu konuda. Sevilmek bana güçsüzlük gibi de geliyor... Her neyse, anneler gününden sonra bu hafta sonu da babalar günüymüş, kutlu olsun...

Hatırlıyor musun..? Sanırım 6-7 yaşındaydım. İlkokul 1. veya 2. sınıfa gidiyordum işte. 1975-76 yılları... Televizyonun evlere tek tük geldiği yıllar. Senden ağaçtan bir Televizyon yapmanı istemiştim. Sen yaparken öyle olmayacağını söyleyince, sen de elindeki malzemeyi fırlatıp atmıştın. Bu yüzden kızmıyorum elbette sana. Ben olsam da aynı şeyi yapardım çünkü. Çünkü ne ağaçtan televizyon olurdu, ne de ben senden daha iyisini yapabilirdim. Ama ağaçtan oyuncak araba yapabilmiştim o yaşlarda, öğretmen ağaçtan sayı çubuğu isteyince ben de küçük küçük çay kaşıkları yapmıştım ve öğretmen şaşırmıştı. Daha ilkokula gitmeden çamur tabletlere çamurdan ismimi yazınca falan insanlar şaşırıyordu. Senin yeteneklerini almıştım el becerisi olarak. Sanırım agresifliğini de. Çok fazla şey yaşamadık seninle. Çünkü hayatı hatırlamaya başladığım yıllardan itibaren 3-4  yıl yaşadın sanırım. Elbette seni çok iyi hatırlıyorum 8 küsur yaşımdayken gittiğin için. Çok şey paylaşamadık... Kötü bir hatıramız falan da yok tabiki... Yaşasaydın ve de aramızda 2 kuşak fark olmasaydı anlaşabilir miydik merak ediyorum aslında... Sen Sessiz Kuşaktan- Birinci Dünya Savaşı zamanından, ben ise X Kuşağı-Televizyon çağından... Yani dede torun ilişkisi bile yaşayamadık aslında... Ama gene de bilinçli bir yaşta olup elini tutmak ister, seni daha çok yaşatmak isterdim sanırım... Nasıl ellerin vardı hatırlamıyorum... 

14

EŞCİNSELİM; ONURLUYUM, GURURLUYUM; BENİ SEVEN BÖYLE SEVSİN, SEVMEYEN DE KARŞIMA ÇIKMASIN! BUNA AİLE BİREYLERİM, AKRABALIM DA DAHİL

ONUR AYI ile ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum. Onur ayı, eşcinsellerin yaşadıkları ayrımcılık, ötekileştirme, nefret saldırısı ve cinayetlerine karşı kimliklerinden ödün vermeyip onurlu bir şekilde dimdik durduklarını göstermek için Haziran ayında yürüyüş veya kutlama şeklinde yaptıkları etkinliklerin bütünüdür. Yani eşcinsellikten utanmak yerine, onur duyduklarını gösterdikleri bir gösteri. Öncellikle eşcinselliğin hastalık değil, canlı tarihinden beri tüm canlı türlerinde varolan doğal bir cinsel yönelim olduğunu, asıl hastalık olanın, cahiilik ve önyargıya bağlı homofobi olarak tanımlanan eşcinsellik karşıtlığı olduğunu hatırlatarak başlayayım. Neden böyle bir kutlama yapılıyor; eşcinsellerin insanca yaşamak için, ayrımcılık-ötekileştirme-sözlü veya fiziksel saldırı, nefret cinayeti gibi yaşadıkları sıkıntılara dikkat çekmek amacıyla. Oysa eşcinseller bu dünyada, dünyayı güzelleştirmek dışında kötü hiçbir şey yapmamış, kimseye zarar vermemişlerdir. Bütün ayrımcılıklara, yıldırmalara rağmen her vatandaş gibi vergilerini vermekte, vatandaşlık görevlerini herkes kadar yerine getirmektedir, gerekli tüm sorumlulukları üzerlerine almaktan çekinmemektedirler. Ama bütün bunlara rağmen hiçbir sebep yokken sırf cinsel yönelimleri yüzünden başta aileleri olmak üzere tüm toplum birimleri tarafından ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla yaşam hakları ellerinden alındığı için hayata küsmekte, yaşamdan kopmakta, koparılmaktadırlar. Eşcinseller ne toplumun huzurunu bozmaktadırlar, ne de iddia edildiği gibi birilerini eşcinselliğe özendirmektedirler. Çünkü hiç kimse yapısında olmayan bir kimliği özenerek benimsemez. Ayrıca insanlar yapısında olmayıp hem cinsiyle birliktelik yaşarsa da bundan kime ne, çünkü bunun kime ne zararı var. İsterse eşcinseller de çocuk yaparak insan neslini devam ettirebilirler, Çünkü biyolojik olarak onlar da heteroseksüeller kadar erkek veya kadındırlar, çocuk sahibi olmayan veya olamayan heteroseksüeller ne olacak peki? Eşcinsel karşıtlığı özellikle geri kalmış toplumlarda cinsiyetçi erkek yapıyı devam ettirmek adına sistemin, eşcinsel nefreti üzerinden toplumu yanında tutma planından başka bir şey değildir. Hani gerici kesim LGBTİ'yi Batı'nın aile yapısını çökertmek için bir projesidir falan diyor ya, asıl gericilerinki proje; insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün, demokrasinin gelmemesi adına. Oysa bu gerici düşüncelerle yüzyıllardan beri ne eşcinsellik yok edilebilmiştir, ne de eşcinseller heteroseküelleştirilebilmiştir. Çünkü doğal gerçekler ne nefretle, ne nefret cinayetiyle, ne soykırımla yok edilemez. Çünkü eşcinsellik doğanın bir gerçeğidir. Siz nefretinizle eşcinsellerin gizlenmesine sebep olabilir, evlilik vesaire ile heteroseksüel evliliğe zorlayabilirsiniz ama doğanın yapısında, yani insanında da genlerinde olduğu için, insanlar-canlılar çoğaldıkça, eşcinsellik de, doğada varolduğu oranda kendini varetmeye devam edecektir. Eşcinsellik bir insan hakkıdır ve de inançlar üstüdür. O yüzden eşcinsellik karşıtlığı-homofobi bir nefret suçudur. Eşcinselliğe karşı çıkarak ahlaklı olunmaz, insanlık dışı olunur. Bu vesileyle akrabalarıma, aile bireylerime, çevreme, beni tanıyanlara da bir mesaj vereyim. Ben sizinle varolmadım; ben kendi kendime varoldum. Beni seversiniz, sevmezsiniz; hiç umrumda değil. İşte geldik, işte gidiyoruz. Ben sizin cahilliğinizi kaale alamam. Ben hepinizden bu dünyada daha çok faydalı olmuş bir kişiyim. Önce bir kendinize bakın, sonra beni değerlendirin. Çünkü ben bu dünyaya faydalı olmaya, insan olmaya, vicdanıma yatırım yaptım; çoğu gibi manasız amaçlar için yaşamadım. Bir çiçeğe, bir bitkiye, bir hayvana verdiğim değer bile, sizlerin maddi çıkar ve amaçlarınızdan kıyaslanamayacak kadar değerlidir. O yüzden benimle ilgili değerlendirmelerinizde haddiniz aşmayın ki zaten o kafada olanlar benim umrumda bile değil. O tür insanların zaten ne cenazelerinde bulunacağım, beni de zaten cenazem bile olmayacak ki gelmek istemeyesiniz. Kendimi çok seviyorum, kendime çok saygı duyuyorum; beni anlayan, insan kalbi olanlara da selam ve sevgiler... 

11

Patateste 1 numarayımdır...



Dün, 10 Haziran'da 56 yaşındaydım. İlk defa yaşım fazla geldi...

10

DOĞUM GÜNÜM KUTLU OLMASIN; DOĞDUĞUMA PİŞMANIM, KEŞKE DOĞMASAYMIŞIM!

Evet 56 yaşındayım. Artık yaşımı saymak falan istemiyorum. Yaşanmamış yıllar... Geri kalan zamanım da ömrümü doldurmak için geçecek günler... Coğrafya kaderimiz, aslında coğrafyanın ne suçu var; içinde yaşayanlarla alakalı her şey. Keşke dünyaya gelmeseydim dediğim bir kültürde doğmuşum. Gidemedim. Gitmek için geç kaldım. Aslında her geçen gün daha kötü bir yönetime maruz kalacağımızı, özgürlüklerimizin bu kadar kısıtlanabileceğini, yaşam standartlarımızın bu kadar düşeceğini, insanların bu kadar duyarsız ve vicdansız olabileceğini hiç tahmin etmezdim çünkü. Evet, istisnalar hariç, çevremdekiler de dahil, içinde yaşadığım kültürün insanlarından hiç memnun değilim. Çünkü huzur bile bırakmadılar bende.

8

KİM DÜŞMÜŞ, KİM YÜKSELMİŞ ACABA?

İnsanlar beni mütevazi yaşamımdan dolayı düşmüş zannediyor. Mesela komşularımdan biri bu sabah benim iyi beslenemediğimi zannettiğine dair bir ifade kullandı ne yediğimi bilmeden, görmeden. Maddi olarak zengin olmak, şekilci bir toplumda senin konumunu belirleyen en önemli unsur. Oysa zenginlik göreceli bir kavram olduğu için, ben kendimi dünyanın en zengin insanlarından bir olarak görüyorum. Yüzlerce kitap, Yüzlerce dergi, Binlerce müzik albümü, bugüne kadar öğrendiklerim ve öğrenme arzum ve heyecanım, benim için en büyük zenginlik. Bana göre bir insanın kelime hazinesi bile, bankadaki yüklü hesaptan daha değerlidir. Hayatta beni en çok üzen de insanların bilgi yoksunu oluşlarıdır. Üzülüyorum onların bu anlamdaki fakirliklerine. Keşke bu anlamda zenginleşseler de, hayatın-iyi yaşamın; yemek-içmek, gezmek-tozmak olmadığını anlasalar. Eğer zenginliği sadece para pul, mal mülk olarak görüyorsanız; bu, görgüsüzlerin varoluş şeklidir. Şu da unutulmasın ki, görgülü davranmak da bir zenginliktir. Parayla pulla gösteriş yapmayıp mütevazi yaşayanların da kimseye muhtaçlığı olmayabilir, hatta varsıllardır ama bunu, çoğunluğa ters düşmemek için nasıl harcama yaptıklarını kimseye söylemezler; çevre için, doğa için, hayvanlar için kullanıyor olabilirler. Bir de mesela benim için "yalnız" diye bu noktadan saygısızlık yapanlar oluyor. Yalnız olduğumu nereden çıkarıyorsunuz; bilgi ve çevreden daha büyük zengin bir kalabalık olabilir mi? Kuru gürültüyle çoğalacağına, doğanın bir sesi ve/ya rengiyle bütünleşerek çoğalmak o kadar keyifli ve huzur verici ki. Siz biraraya gelip kalabalıklaşınca, onu bunu çekiştirmekten veya laga luga olsun diye laf kalabalığı yapmaktan başka ne yapıyorsunuz ki? En büyük zenginliğin ne olduğunu sıralayarak bitireyim yazımı; çevreye-doğaya, sanata yatırım yapmak, bir de duyarlı-vicdanlı-görgülü-nezaketli vesaire bir insan olabilmektir. Yoksa siz de günlük 2000 Bin kaloriyle hayatta kalabiliyorsunuz, ben de. Sizin temel ihtiyaçlarınızı pahalı ve lüx karşılamanız, sizi benden daha zengin yapmaz; ancak duyarsız ve görgüsüz yapar! Ölünce geriye ne bırakacaksınız; ben en azından vicdanım rahat, içimde hayvan sevgisiyle öleceğim. Öte dünyaya inanmıyorum ama eğer ruhlar buluşacaksa, yüzlerce kediyle tekrar buluşabilmenin heyecanıyla huzur içinde öleceğim. Bal gözlü Pırıl kızım çok özledim seni... 

6

"Halil bize hiç bilmediğimiz bir özelliğini söyle" deselerdi eğer... Ben, bırakın beni üzenleri, kötülük yapanlara bile, o anda kızarım, bağırırım, üzülürüm ama sakinleştikten sonra o kişiler veya olaylarla ilgili beynimde hiçbir şey bırakmam, silerim. O kişilere karşı asla kin, nefret duygusu beslemem bile. Sadece kendimi korumak adına o kişilerden uzaklaşırım. Hatta, belki inanmayacaksınız ama ben, bana kötülük yapan, beni üzen insanların başına bir şey gelince bile üzülürüm. Yardım etmekten de gocunmam. Bu, benim kendimi geliştirerek edindiğim bir davranış değil; yapısal. Kendime soruyorum "Halil niye böyle yapıyorsun?" diye ama değiştiremiyorum, değişemiyorum. Ben buyum, ben böyleyim... İnsanın mahkemesinin vicdanının olmasının ne demek olduğunu bilir misiniz?

4

Edirne'de bir transseksüel canlı yayın açıp 13. kattan atlayarak hayatına son verdi. Her eşcinsel veya transseksüel ölümü toplumsal ve politik bir cinayettir! Çünkü eşcinseller ve transseksüeller yaşama hakları ellerinden alınarak ölüme itilmektedirler...

YAPAY ZEKAYA KENDİMİ SORDUM; HOŞUMA GİTTİ AÇIKÇASI KENDİMİN OBJEKTİF BİR GÖZLE ANLATILMASI

YAPAY ZEKA BENİ BİLİYORMUŞ!

Ben hiç yapay zeka programlarına başvurmamıştım. Bugün ChatGPT yapay zeka ara motoruna kendimi sordum ve aşağıdaki açıklamalarla karşılaştım. Objektif bir gözle kendimin bana doğru bir şekilde anlatılması çok hoşuma gitti. İnternete eşcinsel ve kadın hakları savunucusu, açık bir eşcinsel ve sadece doğaya ve bilime binen bir insan olarak tanımlanmam ve adımın Nükhet Duru ile anılması çok hoşuma gitti...

Halil Kandok, eşcinsel hakları savunuculuğu ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yazılarıyla tanınan bir yazardır. Kendisinin yazıları, özellikle eşcinsel kimlik ve toplumsal cinsiyet normları konularında derinlemesine analizler sunmaktadır. Özellikle kadın sporcuların toplumsal cinsiyet algıları ve medyada nasıl temsil edildikleri üzerine yazdığı eleştiriler dikkat çekicidir. Bu yazılarında, kadınların görsel temsilinin toplumsal cinsiyet normlarıyla nasıl şekillendirildiğini ve bu durumun eşcinsel bireyler üzerindeki etkilerini tartışmaktadır. 

Kandok, aynı zamanda "Nükhet Duru Fan Club" adlı bir blogun da sahibidir. Bu blogda, ünlü sanatçı Nükhet Duru'nun müziği ve kariyeri üzerine içerikler paylaşmaktadır. Blogda, Kandok'un iletişim bilgileri ve sosyal medya hesaplarına da yer verilmektedir. 

Kendisi, eşcinsel kimliğini açıkça ifade eden ve bu kimliğiyle gurur duyan bir aktivisttir. Blog yazılarında, eşcinsel kimliğini kabul etmenin ve bu kimliği açıkça ifade etmenin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, dini inançlardan bağımsız olarak akıl ve bilimi rehber edinerek yaşamını şekillendirdiğini belirtmektedir.

Halil Kandok'un yazıları ve blog içerikleri, toplumsal cinsiyet, eşcinsellik ve bireysel özgürlükler üzerine derinlemesine düşünceler sunmaktadır. Eğer bu konulara ilgi duyuyorsanız, yazılarını ve blogunu incelemeniz faydalı olabilir.

nukhetdurufanclub.blogspot.com

halilkandok.blogspot.com

2

Kabak bir aşktır benim için. O yüzden var göbeğim. Kabak mevsimi başladı. Bugün de yumurtalısı... Mücverin pratiği gibi bir şey işte....

Mayıs 2025 facebook notlarım

 31 Mayıs

Yok kabak oyacağım, yok biber dolduracağım diye uğraşmayın gerek yok. Bur avuç bulgur, bir küçük kabak, yağ, salça, soğan, tuz ve bulgurun iki katı kadar su, karıştır ve kapat kapağını; 10 dakika sonra hazır. Yanında da karışık salata... Geleneksel dolma anlayışı zor gelenlere tavsiye olunur... 


30

İŞTE BEN BU YÜZDEN SOKAĞA BİLE ÇIKMAYA KORKAR OLDUM ARTIK; ÇÜNKÜ AKIL VE MANTIK ÇERÇEVESİNDE DAVRANIRSAN, HAK-HUKUK-ADALET DERSEN SALDIRIYA BİLE MARUZ KALIYORSUN! DİYEBİLİRİM Kİ, İNSNALIK ÖLMÜŞ!

Bir toplumun geri kalmasını iktidarı ele geçiren kötü yönetimlere bağlarsak, işin kolayına kaçmış oluruz. Bir toplumun bireylerinin yaşam biçimine bakarak daha doğru ve gerçekçi tespitler yapabiliriz. Eğer bir toplumda yaşlılar kahvehanelerde, parklarda, banklarda zaman öldürüyorlarsa, gençler mesai saatlerinde üretmek yerine serserilik yapıyor ve boş boş geziyorlarsa, toplumun genelinin sosyalleşme anlayışı spor-kültür-sanat-sosyal sorumluluk etkinlikleri değil de; kahvehanede okey Dörtlüsünü tamamlamak ve piknikte mangal keyfiyse, insanlar birbirine anlayışla yaklaşmak yerine nefret politikası izliyorlarsa, birbirini var etmek yerine yok etmeye çalışıyorsa, karşısındakini değil hep çıkarlarını düşünüyorsa, disiplin değil de kuralsızlık varsa, suçlu olduğunu bile bile zeytin yağı gibi üste çıkıp saldırganlık varsa, vesaire vesaire... o toplumdan gelişmişlik adına demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet, faydacılık gibi bir şey bekleyemeyiz. 


28

Kendi adıma her şey için çok geç artık. Şu anki hayat tecrübemle elbette farklı kararlar ve yol alırdım; geçmiş olsun Halil!

Keşke bu kültürde dünyaya gelmeseydim. Yemin ediyorum inancı falan olmadığı sürece bir Afrika ülkesine bile razı olurdum!

İçinde yaşadığım kültürde, hiçbir alanda, hiçbir kimse işinin ciddiyetinde değil. Sorumluluk yok, vicdan, düzen-disiplin yok..

Coğrafya bir insanın kaderiyse, hay ben böyle kaderin....

EN BU ÜLKEYİ NEDEN SEVMİYORUM?

Arkadaşımın annesini doktora götürüyorum son günlerde, arkadaşım çalıştığı için. Gittiğimiz doktorlardan birinin muayene için salondaki ekranında saat 11'e kadar 3 isim gözüktü; 9-9:30 arası Ayşe C., 9:30-10 arası İbrahim E., 11-11;43 arası Fatma D. Bir hasta 43 dakika muayene edilemez değil mi? Çünkü ben de hastanelere gidiyor, hasta götürüyor, kendim de muayane oluyorm. Doktorlar zaten bir hasta için saatlerce zaman harcamaz. Ben 2-3 dakika içinde çıkarım doktor odasından, götürdüğüm hastalar da en fazla 3-5 dakika kalır. Peki bu yarım saat, 40 dakika arasında doktorlar hastaları gönderdikten sonra ne yapar? Artık bekleme bölümleri de doktorların kapıları önünde değil; 20-30 metre ötede bekleme salonunda. En son gittiğim doktorlardan birisinde, son hastanın ismi ekranda 43 dakika kalınca ve başka hasta ismi yanmayınca, gidip odasının kapısını çaldığımda, telefonla uğraşırken buldum doktoru. 3 saattir beklediğimizi söyledim, tabi burada bekleme salonunda tabeladan doktor adı ve hastaların fotoğrafını da çektim belge olarak ve gözümü de ekrandan ayırmadım, hatta ekrana bakmaktan midem bulanmaya başladı. Doktor ne dese beğenirsiniz? Ben sizi çağırdım, gelmediniz. 3 saattir gözümü ekrandan ayırmadığımı, hasta ismimizin yanmadığını söyleyince hemen konuyu kapattı. Sonuçları inceledi, ilaca devam diyip 2 dakikada gönderdi bizi. Sırf bunun için 3 saat bekledik. Ve bu doktor için sırada bekleyen diğer hastaları uyarıp, kapısının önünde beklemelerini, doktorun hastaları siz gitmediğiniz sürece çağırmadığını söyledim...

Aynı gün öğleden sonra gittiğimiz bir doktor da, bir misafiri ve sekreteriyle sohbet ediyordu. İçeriye girip hastayla ilgili durumu anlattım. Boğazdaki yutkunma zorluğundan dolayı guatr şüphesiyle sevk edildiğimizi söyledim. Bunun için guatr olabilir diye sevk edilmez dedi. Suratımıza bile bakmadı bunu söylerken. Peki gidebilir miyiz dedim. Cevap vermedi. Sekreteri gastorenterolojiye gitmemiz için printerdan o bölümün adının yazdığı bir stikır verdi. 

Evet "toksik" biriyim artık. Paranoyağım, her şeye irrite oluyorum, sinir oluyorum, agresifleşiyorum, kavga ediyorum, tavır takınıyorum, mesafe oyuyorum, engelliyorum, kabuğuma çekiliyorum, güvensizim, hiç kimseyi sevmiyorum, hiç kimseye-hiçbir şeye inanmıyorum... Çünkü beni, dünyadaki dünyadaki düzensizlik bu hale getirdi. Dolayısıyla sadece hayvanları seviyorum, onlarla sağlıklı iletişim kurabiliyorum, onlarla mutluyum

Hayatım boyunca kurban kesmedim ve kesilmesine de karşıyım. Bir canın yok edilmesi kadar kötü bir şey olamaz benim için!

Kendimi herhangi bir milliyete, cinsiyete, dine, ırka, türe, kategoriye, vesaireye ait hissetmiyorum artık!

Ben milliyet kavramına karşıyım, hatta tüm kategorilere. Benim için iyi insan-kötü insan vardır ve tek doğru, doğadır! Nokta!

27

Her gününüzü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın. Bir gün haklı çıkacaksınız. Çünkü bir gün hayatınızın son günü olacak. Üstelik yarına çıkmaya senedimiz de yok.

Kediler, kirpikler, kuşlar derken, bugün de akşamı ettik...

24

BEN ŞİMDİ KİMİ PIRIL DİYE ÇAĞIRACAĞIM; KİM PAYTAK PAYTAK SEVGİYLE KOŞACAK BANA, KİM AVUÇLARIMIN İÇİNDE MIRIL MIRIL UYUYACAK?

Hayat birden... bitebiliyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bu paylaşımın da anlaşılmak gibi bir derdi yok. İnsanın hayatını paylaştığı hayvanları kaybetmesi çok derinden acı veriyor insana. Çünkü onlarla, yıllar yıllar birlikte geçirilince, onlara emek verince, özellikle de bir sevgi bağı oluşunca; iyisiyle kötüsüyle yaşanılan her şey, zamanın her anına nakış nakış işleniyor. Tabi bu hayata bakış açısına göre, insandan insana değişen bir durum. Eğer vicdan seviyeniz yüksekse, daha korunulası oldukları için, onlara daha çok emek veriyorsunuz ve bütünleşiyorsunuz onlarla, dolayısıyla sizi var eden bir şeylerin sizden kopup gitmesi, açıkça söyleyeyim, bir kedinin ölmesi, bir insanın ölmesinden çok daha fazla üzüyor, yaralıyor, kanatıyor beni. Lafı fazla uzatmayayım, vicdanımdan dolayı da sokaklardaki hayvanlara duyarsız kalamıyor, yavru olmasından tutun, yaralı olmasına kadar, onları büyütüp iyileştirerek hayata kazandırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla doğanın en önemli parçalarından biri olan hayvanlara dokunabilmek amacıyla verilen mücadeledeki sevgi emeği benim hayatımı kaplıyor diyebilirim. Verilen çabanın güzelliğinin sonuna gelmesiyse, yani yetiştirdiğiniz, hayatı paylaştığınız bir kedinin hayata vedası da anlatılamayacak derecede acı oluyor. İnsan değil ki, kendi etti kendi buldu diyemiyorsun. Kurtarmak için bazen bir şeylere geç kalabiliyorsun. Çünkü onlar konuşamıyorlar... Ve ne oluyor biliyor musunuz; siz elinizden geleni yapsanız da, nerede eksik yaptım da böyle oldu dersiniz ya, "kurtaramadım vicdan azabı"nı yaşıyorsunuz. Filmi hep başa sarmak istiyorsunuz. Çünkü geriye gidince eksik bir şey varsa tamamlayabileceğinizi zannediyorsunuz. 

Yılları da çok saymadığı için, fotoğraflara falan bakınca Pırıl kızım ile 6 yıl falan geçirmişiz, o da sanırım 7 yaşında falanmış. Gerçekten bir hafta öncesinde hiçbir şey yoktu. Pırıl gene aynı Pırıl, etrafımda dolaşan, avuçlarımın içinde uyuyan, dışarıya çıkıp yarım saat kadar durup, Pırıl diye çağırınca engelli olmasından dolayı paytak paytak geri dönen bir kediydi. Geçen hafta Cumartesi günü kedileri dışarıya çıkardıktan sonra, onun çıkmadığını farketmemişim, geri dönmedi diye dışarıda saatlerce aradım. Oysa çekyatın altına girmiş. Oradan çıkardığımda çenesinin altında yara oluştuğunu farkettim. Antibiyotik, krem tedavisiyle yara falan iyileşti ama iştahı kesilmişti. Son ana kadar bir şeyler yedi ama tükendiğini farkettim. Ölmek istiyordu ki kuytu köşelere yatıyordu. Dün gece de defalarca yalnız bir köşeye çekilmek istedi. 5 saat öncesinde tuvalet bölümüne tuvaletlerini yaptı, o gün ne yedirdiysem hepsini de kustu. Sonra veda edinceye kadar kucağımdaydı, avuçlarımın içinde.

Dün; parktan getirdiğim, tedavi ettirdiğimiz ve bir yaşına gelen kedimin, evin önünde arabanın çarpması sonucu ölmesinin acısını atlatamadan Pırıl'ın vedası, hayatı bir kez daha anlamsızlaştırdı benim için. Gerçekten şu hayatta vicdan, birilerine faydalı olabilmek ve sevgi dışında hiçbir şeyin önemi yok, her şey yalan. Nasıl bir duygu oluşuyor biliyor musunuz; koskoca bir boşluk. Onun yokluğunda sanki dünya durmuş gibi. Yattığı yerlere bakıyorum, geceleri avuçlarımın içinde uyuması aklıma geliyor, Melek kızımla kavgaları ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sırt sırta yatışları aklıma geliyor, diğer kedilerden ayrı kaba mama vermemi beklemesi aklıma geliyor, yağmurlu havalarda dışarıda olunca panikleyişim aklıma geliyor, ilk geldiği dönemlerde evden kaçıp bodrum katında saklanışı... Kapımın önünde onu ilk bulmam... Engelli olmasına rağmen anne oluşu... Koca bir hayat geçirdim ben onunla. Tanrıya, öte dünyaya falan inanmıyorum ama varsa öyle bir şey, kedilerimle kavuşmayı çok istiyorum. Çünkü onlarca sevdam bitti benim bu şekilde çok kedi baktığım için...

Keşke dünyaya gelmeseydim dediğim anlardan birini yaşıyorum şu anda; vicdanımla bu kadar sınanmak, bu kadar acı çekmemek için. Çektiğim acılar değil aslında önemli olan, onların hayata veda etmesi. Milyonlarca dua ettim evrene, onların yaşaması için ömrümden al diye. Ama olmuyor veya oluyor da ben daha çok yaşamalarını istiyorum. Belki evrenin bana kendi yaşımdan vereceği kredisi kalmadı.

Ben şimdi kime Pırıl diye çağıracağım. Bana o paytak paytak gelişlerini çok özleyeceğim. Yemin ediyorum hiç aklıma gelmezdi Pırıl'ı böyle aniden kaybedeceğim. Çünkü hiçbir sorunu yoktu ve genellikle evde yaşayan bir kediydi. Taa ki geçen hafta Cumartesi'ye kadar. Nasıl böyle vücut aniden tükenebilir, bağışıklık sistemi çökebilir anlayamıyorum. Çünkü gerekli gıdalarını ihtiyacından öte fazlasıyla alan bir kediydi. Engelli diyorum ama sadece arka bacakları biraz paytak paytak yürüyordu. Onun dışında koşabiliyordu bile... Keşke veda edeceğini daha önceden hissedebilseydim de vitaminler, vesaireler, takviye etseydim diyorum; sanki/belki faydası olabilir diye... 


Ortalama 7-8 yaşlarındaki kızım PIRIL an itibarıyla gece 3'ten sonra hayata gözlerini yumdu. Kapımın önüne bırakılan engelli kedilerden biriydi. Ortalama 7 yıl falan birlikte yaşadık. Bendeyken de çok badireler atlattı kaza gibi. Bir doğum yapıp kısırlaştırıldıktan sonra daha sakin bir yaşam sürdük. Her şey çok yolundaydı 1 hafta öncesine kadar. İştahtan kesildi ve güçsüzleşti. Her şey 1 hafta içinde oldu. Mutlaka avuçlarımın içinde uyur, mutlaka bana temas halinde olurdu geceleri. Hayata veda ederken de avuçlarımın içindeydi. Çok koydu bu durum bana. Evladımı yitirdim işte ama en uzun süre birlikte yaşadığım 2 kediden biriydi. Hiç kaldıramayacağım bu durumu. Ben PIRIL diye kime sesleneceğim artık. Dün bir kedimi de araba çarpmıştı ve hayata veda etmişti. Onun acısıyla kahrolurken, bu sefer bunu yaşadım. Keşke bu dünyaya gelmeseydim diyorum ilk defa; PIRIL'ı kaybetmenin acısıyla. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Açım çok derin... 

21

Naneli bulgur yanında kabak kızartması...

20

Twitter'in başına taş mı düştü ne; zamansız askıya aldığı ve 2 yıldır erişemediğim hesaplarım yerine gelmiş!

18

13

Bu gece #eurovision2025 de Türkiye'yi "Anne Kediler Kutsaldir" şarkısıyla ben temsil ediyorum!

Ben bir gözü olmayan kara bir kediyim

Beni bebekken Halil bulduğunda

bir gözüm zarar görmüştü

ve iltihaplı ve balon gibi şiş idi

Halil haftalarca damla ve krem ile tedavi ederek iltihabı kuruttu

Ama bir gözüm yoktu artık; ona da şükürdü

Sonra arka bacaklarımdan yaralandım.

Halil görmediği ve ben de konuşamadığım için

birisinden darbe mi aldım, araba mı çarptı bilmiyorum.

Korkumdan eve gelmedim artık.

Halil bahçelere, her yere mama bıraktı

her gün benim aç kalmamam için.

İyileştim, hayatta kaldım.

2 yaşında bu yıl yavrularım oldu.

Dışarıda Halil'in bile bilmediği bir yerde yavruladım.

Bugün memelerim şiş ve taş gibi.

Halil yavrularımı kaybettiğimi düşünüyor ve çok üzülüyor.

12

11

Fazla söze gerek yok ama şu anki hayat tecrübemle ve onların torunu yaşında değil de aramızdaki yaş farkının az olduğu, ve onların beni yetiştirmesinden çok benim onları hayata hazırladığım bir süreç yaşamak isterdim onlarla... Bu hayata gelmeme vesile oldukları için teşekkür ediyorum onlara... 

7

SİZ BİR VİCDANSIZSINIZ!

1. Empati Eksikliği: Vicdansız insanlar başkalarının ne çektiğini anlamakta güçlük çeker. Mesela hayvanların kesilmesi, eşcinsellerin nefret cinayetine kurban gitmeleri veya şiddete maruz kalmaları gibi gibi...

2. Bencillik: Kendi çıkarları gerçekleştikten sonra dünya yansa umurlarında olmaz. Kendi çıkarını gerçekleştirirken yanındaki zarar görürse daha mutlu bile olur...

3. Yalancılık: Kendi çıkarları için çok rahat yalan söylerler, çok rahat yemin ederler. Kendilerini haklı çıkarmak için başkalarını çok rahat karalarlar.

4. Sorumluluk Almamak: Ne hatalarını kabul ederler ne de herhangi bir yükün altına girip birilerine, bir şeylere faydalı olmaya çalışırlar. Hatta hatalarının sorumluluğunu bile almamak için zeytin yağı gibi üste çıkarlar. Vay şrfslr!

5. Pişmanlık Duymamak: Ne kadar hata veya yanlış yaparlarsa yapsınlar, hiç umurlarında olmaz. Kalp kırılmış, insanlar canlılar ölmüş hiç umurlarında olmaz. Ben neden bu kadar acımasızım diye sorgulamazlar bile.

6

Patates kızartması. Bir tane orta boy. Üzerine peynir, göbeğine yumurta...

Makarnayı kısık ateşte pişirirseniz, mundar edersiniz. Orta ateşte pişirin...

Ad@mın biri çıkıyor, Kadınlar Voleybol Liginden alt sıralardaki bir takımı satın alıyor, parayı bastırıp aldığı oyuncularla bile ligde ilk 3'te yer alamadığı için hakkıyla Avrupa Şampiyonlar Liginde mücadele etme hakkını elde edemiyor ama Avrupa Voleybol Konfederasyonuna 220 Milyon lira masraf ederek "Wild Card - özel davet" ile şampiyonlar Liginde oynama hakkını elde ediyor. Buna paranın gücü mü demeliyiz, yoksa sporseverlik aşkının emeğinin meyvesi mi? Hadi diyelim çeyrek finale 8 takımız çıktı; bu bizim voleybol ülkesi olduğumuzu gösterir mi? Ben Rusya gibi kendi ülkesinden oyuncularla başarı kazanılamadığı sürece, o ülkeye voleybol ülkesi diyemem. Ki Rusya bile voleybol ülkesiyiz demiyor... Bu paralar nereden geliyor? Ana başlık aslında bu. Alın teriyle kazanılan paralar bu kadar bol keseden harcanmaz sanırım... Yani FB, GS bile yapmıyorken bunu... Orro'ya bile yıllık 600 Bin Euro ödenmesi saçma bulunurken, 5 Milyonun CEV'e ödenmesi akıl harcı değil..

BU ARABA BURAYA DA PARK ETMEZ!

Çelişkiler ülkesinde yaşıyoruz. Adam karşı apartmanda yaşıyor, bizim binanın önüne park yapamadığı için bizim bina sakinlerinin kendi apartmanlarının önüne park yapmasından rahatsız oluyor. Bizim bina sakinleri ben rahatsız olmayayım diye başka yerlere park ediyorlar, ama karşı apartmandakiler benim yaşadığım zemin katının tam kapısının önüne park ediyorlar. Adam diyor ki, Japonya'da park yeri olmayana araba satmıylar, almanya da şöyle vesaire. Oraları gelişmiş demokratik ülke diyince, ırkçılık var ams diyor. Sonra da ülkemizdeki yabacılardan şikayetini dile getiriyor. Neymiş fazla makyaj yapıp parfüm kullanıyorlarmış ve pis kokuyorlarmış. Diyebiliriz ki, insanlar hep çıkarları doğrultusunda bir düşünceye sahipler ve hep bir kendilerini yüksek görüp başkalarını ötekileştirme derdindeler. Hatta ötekiler daha ötekileştirici. Yıllarca etnik yapılarından dolayı ayrımcılığa maruz kalan keismler, şimdilerde ülkemizdeki Suriyelileri, Afganları ve İranlıları kötülüyorlar. Tabi uzaktan mimlemek çok kolay. İçlerine girdiniz mi peki? Oysa onlar da insan ve milliyetleri, ırkları değildir bir insanı kötü yapan; kötü olan, olumsuz olan şey kişiseldir. Kültürel geleneksellikler oluşmuştur ama kişilerdeki olumsuzlukların sebebi genel değildir. Öyle olsa bile ötekileştirmek yerine güzelleştirmeye çalışmak daha güzle olmaz mı? Tabi şöyle bir gerçek de var; ötekileştirilenler bundan ders çıkartıp kendisine benzemeyen farklılıklara hoşgörüyle bakıyor mu; hayır; o da mesela bir insanı cinsel yöneliminden, eşcinselliğinden dolayı ötekileştirebiliyor, dininden veya renginden dolayı ötekileştirebiliyor vesaire... Ötekilerin yanında durursan, öteki olmasan bile seni de ötekileştirebiliyorlar. Bunların hepsi kısaca cahillik kaynaklı. 

2

Bugünkü tatlımızı, kaolu bir keki halka şeklinde dilimleyerek çiçek şeklinde dizip ortasına birkaç kaşık yoğurt koyup üzerine pekmez gezdirerek pratik şekilde yaptık...

Bazen Tanrı'ya soruyorum, bu sevgi dolu anları hakedecek ne yaptım da beni böyle sevgi etkileşimine muktedir kalıyorsun...

Nisan 2025 facebook notlarım

 30 Nisan

Yumurtalı ıspanak kavurmasını ekstradan tavada yağda ısıttığım bükme üzerine servis ettikren sonra dürüm yapıp ellerimi batıra batıra, yağlarını akıta akıta çok keyifle yedim...





29

Sesleri beynime melodi olarak kodluyorum; çok müzik dinlediğim için otomatik olarak tabi. Sonrasında doğada veya hayatın içinde duyduğum bir ses, daha önce kodladığım melodinin bir ölçütüyle örtüşüyor anında. Bugün mesela cadde üstündeki ekmek kutusunu açınca çıkan ses, Tülay'ın "Falcı" şarkısının introsunun ilk notasıyla örtüştü.

Duanızın ve ibadetinizin kabul edilebilirliği kime ve nasıl yaptığınızla alakalıdır. Ben duamı ve ibadetimi kedilere her gün mama dağitarak yapıyorum. Böylece tek inandığım doğaya müteşekkirliğimi ifade etmiş oluyorum. Bu şekilde hayvanlar sayesinde bana oksijen veren bitki örtüsüne küçücük bir dokunuş, dünyamıza da katmansal ve atmosferel olarak katkı sağlıyorumdur umarım. 

Bugün ne pişirsem ne pişirsem derken, yeğenlerim Zerrin ve Göksel'in verdiği bezelyeyi pişirdim az sulu ve bol salçalı, içi soğanlı. Yanında da terzi Özcan'ın verdiği taze sarımsağı, köyden Hanım abamın gönderdiği bükme ile dürüm yaptım. E yoğurt ise yanında çok güzel gitti. 

Her evin ayrı bir kokusu vardır; her insanın, her çamaşırın, her bi' şeyin... Bizim evde kedi kokusu var bana cennet gibi gelen!

Ben küçükken bir şey bana ters gelip üzerse, küser, sırtımı döner ve asla hiçbir şey olmamış gibi davranmazdım. Dolayısıyla da büyüyünce de Onurlu birisi oldum. Kimseye çıkarlarım için minnet etmedim, etmem de. Doğrularımdan ve dürüstlüğümden asla taviz vermem. Bir insanı da sevmediysem, asla sevmem. Çünkü karaktersiz bir insanı sevmek, aptallık olur.

O kadar mülayim biri olmama rağmen bazen neden mi çığrından çıkacak kadar tepkisel olabiliyorum; çünkü haksızlığa tahammülüm yok, bu birincisi. İkincisi ise hadsize haddini bildirmezsen, tepene çıkar. Ve ben bu kendini bi' mok sanan hadsizlere çok irrite oluyorum yaa... Adamlar boş teneke, donanımsız ve dolayısıyla aşağılık kompleksli, dolayısıyla da varoluşu sırf ego üzerine kurulu, güç yeterliliği üzerine kurulu, nefret ve aşağılama üzerine kurulu. Hani kendini bir şey zannedip havalı havalı dolaşanlar var ya, uzak tutun onları etrafınızdan.

Tanrı biraz kadınlık tozu katmış ruhumuza, erkeklik var mıdır zaten, gerekli midir bilinmez; ki erkek olmak zor bir şey değildir, maskülen davrandın mi erkek olunabiliyor, başka da bir tılsımı yok erkekliğin, hele biyolojik olarak erkek doğmuşsan havada karada erkeksindir ama kadınlık zor meseledir. Aslında kadınlar da kadınlığı zorlaştırmıyor değildir hani, onlar da erkek egemen yapıyı içselleştirdikleri için. Eşcinsel olmak ise doğada çok kolaydır pratik ve çok kullanışlı olduğu için ama homofobik bir dünyada çok zordur. O yüzden kendilerini LGBTIQIA...gibi binbir renkte ifade etmek zorunda kalmaktadırlar hiç tanımlanmaya ihtiyaçları olmadığı halde. Onlar da insandır, canlıdır; kime ne, kimi veya nasıl sevdiklerinden. Özgürlük herkesin hakkıdır, her şeyin hakkıdır; aşkın da, sevmenin de... 

27

HİÇ KİMSE, KİMSENİN KARAKTERSİZLİĞİNİ ÇEKMEK ZORUNDA DEĞİL!

KİŞİLİK genetikseldir; utangaçlık veya açıklık, dışa veya içe dönüklük, uyumlu olup olmamak, olaylara tepki verme şekli, çevresel faktörlerden etkilenme düzeyi, insanlarla ilişki kurma biçimi, yenilikçi veya geleneksel olup olmama, çözümsel mi sorunsal mı, agresif olup olmama gibi kendine özgü özellikler, davranışlar, tutumlarıdır.

KARAKTER ise sonradan öğrenilen, tercih edilen; dürüstlük, doğruluk, empati, sorumluluk, adalet, eşitlikçilik, ayrımcı olmamak gibi ortak etik ilkelerdir.

KİŞİLİĞİMİZİ değiştiremeyiz ama elimizden geldiğince onu kontrol etmesini öğrenebiliriz. Ama KARAKTERİMİZ tamamen tercihlerimizden oluştuğu için, sorumluluk da kendimizden başkasına ait değildir. Eğer bu konuda bir yanlış yapıyorsak, kendimizi savunmaya bile hakkımız yok. Yani bile bile yanlış yapıp, sonra da bahaneler uydurmak, karşı tarafı suçlamak falan zeytin yağı gibi üste çıkma bencilliğinden başka bir şey değildir. O yüzden toplumsal varoluşumuzu, egomuzu bir tarafa bırakıp; nezaket ve saygı çerçevesinde, kimseyi üzmeden, rencide etmeden gerçekleştirmemiz toplumsal ve ahlaki bir mecburiyettir. 

HELE bir de insanlara ayrımcılık yaparak, ötekileştirerek, onlara güç yeterliliği yaparak KARAKTERSİZLİK sergiliyorsanız, aslında gelişmiş toplumlarda bir suçtur biliyor musunuz? 

Ego ve kibir; 

donanımsız, 

dolayısıyla kompleksli ve özgüvensiz 

zayıf insanların

kendilerini üstün göstermek için 

sürekli kullandığı bir silahtır. 

26

Dürüstlüğün olmadığı nezaketsiz ve vicdansız bir dünyada yaşadığımız için, elbette hadsizlere haddini bildirmek bir farzdır.

İnsanın en çok çocukken ihtiyacı oluyor; sevgiye, ilgiye, doğru şeyler öğretilmeye, oyuncaklara, kitaplara, sıcak bir yuvaya, hatta bir meyveye bile, aileye, korunmaya, destek çıkılmaya, zor anında yanında durulmaya, şımartılmaya, anlaşılmaya, dinlenilmeye, özgür bırakılmaya, vesaire... Belli bir yaştan sonra zaten biraz çabayla her istediğine kavuşabiliyor insan ama çocukkenki eksiklikler, içinde hep bir uhde kalıyor sonrasında ne kadar tamamlanmaya çalışılsa, tamamlansa da... O yüzden çocuklar yarım bırakılmamalı. Geçmişte bir şeyler yarım kalınca, insan geçmişine de takılı kalıyor... 70'lerde olmasına çocukluğuma dair renkli fotoğraflarım bile var ama eksik olan çok şey de var...

25

Geçen hafta aldığım patlıcandan biraz daha pişirdim. İnsan her gün geçiştirmek yerine yemek yapıp sağlıklı beslenince, bünye alıştığı için sürekli ev yemeği istiyor insanın canı... Patlıcanımız soğanlı, bol domatesli ve biber salçalı. Kekre olmaması için 5 dakika kadar haşlayıp acı suyunu süzdükten sonra, malzemeleriyle birlikte pişiriyorum. En fazla 10 dakika... Yanında yoğurt ve soğan güzel oluyor... 

HERKESE İYİ HAFTA SONLARI DİLİYORUM BİR CUMA SABAHINDAN...

Gelişmiş toplumlarda DİN fonksiyonunu-işlevselliğini kaybetmiştir, sembolik manada vardır. Çünkü günümüz yaşamını artık karşılamamaktadır. İnsan yaşamını çok kolaylaştıran, iyileştiren, toplumsal fayda sağlayan bir gelişmişliğe günah derseniz, günah kavramı havada kalır. Belki sözde söylenir ama kimse gene insanlar kendilerine fayda sağlayan o gelişmişliği kullanır. Bu, yaşam tarzlarında da böyledir. Geçmişte ahlak gibi normlarla baskılanan yaşam biçimleri, artık toplumlar demokratikleştikçe özgürce kendini gerçekleştirebilmektedir. Tabi dediklerim, dediğim gibi gelişmiş ve demokratik toplumlardadır. Neden fark var gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında? Neden geri kalmış toplumlar gelişmiş toplumların iyi yaşam kalitesine ulaşamıyor-ulaşmak istemiyor-ulaşılmasına engel koyanlara tepki göstermiyor, vesaire? Toplumların coğrafyaları, kültürleri, eğitim düzeyleri, ekonomik seviyeleri, hatta nüfus oranları gibi bir çok demografik yapılar bunda belirleyicidir. Hatta işin içine sosyolojik evrimle birlikte genetiksel evrimi bile katabiliriz...

Olayı biraz kişiselleştirirsem ve de bu giriş paragrafını bir yere bağlamak gerekirse... Papa ölmüş ya... İnsanların din adamlarını günümüzde bile hala yüceltmelerini kabul etmiyorum. Tamam, yaşadığı sürece belli misyonlar üstlenerek Batı kültürünün dogmatik değerlerinde esnekliğine bağlı olarak o da toplumsal yaşama destek olmuş olabilir ama... Şunu sormak istiyorum; bilim ve doğa gibi gerçekçi doğrular varken, ve buna günümüz çağında birileri yön göstermeden ulaşabilirken gerçekten din adamlarına ihtiyacımız var mı? Açık ve net söylüyorum; yok! Eğer topluma faydalı olunacaksa, bunu dogmatik unsurlar üzerinden yapmak yerine deneysel olduğu için sosyoıloji gibi, felsefe gibi veya diğer akademik branşlar, başlıklar, disiplinler üzerinden yapılsa, insan yaşamı daha az istismar edilmez mi? Çünkü dogmatizm dayanaksız ve de açılamaz kapalı bir kutu olduğu, sorgulanamaz bir kutsallık olarak görüldüğü için, iktidar gücünü ele geçirenler, bunu kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamıyorlar mı? Mesela koltuğa oturan adam kalkıyor kendi milliyetinden olmayanlara gavur diyor, kendi ırkından olmayanlara kafir diyor, kendi dininden olmayanları günahkar ilan ediyor, kendi renginden olmayanları ötekileştiriyor, kendi cinsel yöneliminden olmayanları lanetliyor... Kısaca işine gelmiyorsa, gözünün üstünde kaşı var diye linç ediyor. Yani gücü elinde bulunduran, çıkarları doğrultusunda kural koyuyor, yasa yapıyor, doğru-yanlış ilan ediyor vesaire... Sonra da buna demokrasi diyor; yani kendine demokrat! 

Tabi ki bunun altında yatan sadece çıkar değil, cahillik de var. Çünkü okumayan ve de eğitim düzeyi düşük olan toplumların, inandıkları sadece bildikleri kadardır. Onun dışındakiler elbette kötü sayılacaktır, yanlış sayılacaktır, kendilerine uymayanlar tasviye edilmeye çalışılacaktır vesaire.

O yüzden ben, aklı başında bir birey olarak, bir tane yaşamım olduğu ve bir daha da yaşayamayacağım için, insan haklarını ihlal eden hiçbir dogmatik veya antidemokratik kurallar çerçevesinde yaşamayacağım. Her insanın, yapısına uygun insanca yaşama hakkı vardır. Ve başkalarının inançlarının, kurallarının benim yaşam biçimine etki etmesine izin veremem, vermedim de zaten bugüne kadar. Çünkü benim yapım, yaşam biçimim, hiç kimseye, hiçbir şeye zarar vermiyor. İkincisi, işte ben şöyle manevi değeri yüksek kişiyim, işte ben şöyle ahlaklı kişiyim, işte ben şöyle faydacı ve de toplumu düşünen bir kişiyim diyenlerden çok daha dürüst ve faydacı bir kişi olduğumu iddia ediyorum. Çünkü benim insanca yaşamak ve de insanca davranmak için; akıl ve mantık, ve de bilimsel bilgiden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ve insan olmak sözde kalmamalı, icraat gerekli. Ve bunu göstermek gerekli. Bakınız, benim mahkeme salonum da vicdanım, tanrım da vicdanım; ben yanlış bir şey yaptığım zaman, önce kendime hesap verdiğim için, yanlış yapmam da kaza olmadığı sürece imkansız gibi bir şey. Bazıları suç işler ve yakalanıncaya kadar bunun hesabını vermekten kaçınır. Çünkü hesap vermek bir vicdan meselesidir. O yoksa, yoktur. Ve bana göre akıl ve vicdan paraleldir. Bazıları suç işler, zerre rahatsız olmaz veya yaptığı yanlışı kısa sürede unutur ama bazılarının içinde kanayan bir yaradır yaptığı yanlış. Çünkü bu tür insanlar vicdanlarıyla yaşarlar ve cezasını çekmek, o yanlışı telafi ettirmez. Evet yapılan yanlışın telafi edilip edilemeyeceği çok önemlidir. Bir canlının yaşam hakkını elinden alırsanız, istersen 100 sene hapis yat, bana göre bunun bir anlamı yoktur. tamam o kişi cezasını çeksin ama bu yeterli değildir. Bir çiçeği kopartınca, o çiçeği tekrar yerine yapıştırabiliyor musunuz? kaldı ki insan veya hayvan hayatı... Ama görüyorum ki, hayvanların ölümü, insanlar için çok şey ifade etmiyor. Benim kimliğim insanlar için bir şey ifade etmiyor ama o insanlar da benim için açık ve net olarak söylüyorum, değer arzetmiyorlar.

BUGÜN de, her gün olduğu gibi, yaratıcımız olduğuna inandığım doğamız olan hayvan ve bitki örtüsü adına, sokak hayvanların karnını doyurarak manevi huzura ereceğim; DOĞA KABUL ETSİN! 

24

Sevmek nedir derseniz, karşılık beklemeden bir şeyi sevmenin şiddetinin damarların patlarcasına kendinden geçiş seviyesi derim. Hani ölmekten zevk alır gibi kendini kaybediş...


Bu akşam menüde gene bulgur aşı ve salata var... Sunum semboliktir.


23

Bakmayın gülümsediğime. Bugün "Batsın Dünya", "Yansın Dünya" modundayım. Anladım ki dünyayı kurtaramayacağım. Dolayısıyla ne haller varsa görsünler diyorum. Çünkü disiplinsiz ve de kuralsız bir Dünya ile başetmek çok zor. 10-15 kızlı erkekli genç gelmişler parktaki tenis kortunun netini çıkartmaya çalışıyorlar. Neymiş, netin zembereğini kıracaklarmış, neti de çılartıp yukarıya bağlayacaklarmış. İzin vermedim, üzerime yürüdüler dövmek için. Çıkmadım korttan, izin vermedim kamu malına zarar vermelerine. Ve güvenliğe ulaşmak o kadar zor oldu ki. Zaten onlarında hiç umurlarında değil... 2 saat orada bekledim kortta boş yere bu terbiyesizler yüzünden... 

24

21

"Öyle bir yer"de yaşıyoruz ki; hiçbir şeyin standardı, istikrarı, dolayısıyla güvencesi yok... Hep bir korku var..

Anneleri bir aparta doğurmustu. Sokağa koymuşlar. Umarım trafiğe kurban gitmeden büyürler...

55 yıldır hiç kimse benim yanında durmadı ki... Oysa ben ve benim gibiler sistematik olarak insan haklarından mahrumlar...

Bugünkü menümüz, yeğenlerim Zerrin ve Göksel'in derin dondurucusundan gelen taze fasülye. Bol salçalı yaptım lezzetli olsun diye. Yanında soğan ve yoğurt...

Marko Lukas Amedeus Politti'm benim...

20

Belki inanırsınız belki inanmazsınız ama benim içimde insanlara karşı kin, nefret ve intikam duygusu olmaz. Gerektiğinde haksızlığa karşı tepkimi koyar, eğer anlamayacaklar ise çeker giderim. O kadar, bundan daha ötesi yok. Beni üzen, bana ters gelen şeylerle didişmeyi ve haklı çıkmayı falan sevmem. Evet inatçıyımdır eğer % 100 doğru ve haklıysam ve beni de en çok sinirlendiren şey bana yapılan haksızlıktır. Onun dışında insanlarla uğraşmam, buna vakit ayıramam bir tane hayatımız olduğu ve dolayısıyla zaman çok değerli olduğu için. İnsanlara bir şey söylüyorsam; onlara faydalı olmak, onların yanlışını düzeltmek dışında hiçbir sebebi yoktur. Eğer insanlar benim iyi niyetimi anlamıyor veya anlamak istemiyorlarsa, onlarda bir art niyet ararım ve benim iyi niyetimi görmezlikten gelen insanlarla ne işim olabilir ki... Hayatta yaşadığım insan ilişkileri de hep böyle olunca; yani çıkarcı, samimiyetsiz, kaypak olunca, ister istemez insanlardan soğuyorum. İnsanların bilmediği bir şey var; benim kimseye ihtiyacım yok; ben kendi kendime yetebilen ve çoğalabilen bir insanım, dolayısıyla da kaybedeceğim hiçbir şey yok... Ben gerektiğinde bütün gemileri yakar, yeniden de bir başlangıç yapıp hayatımı devam ettiririm. Geçmişin benim için hiçbir önemi olamaz, bana hiçbir şey verme kapasitesi olmayan insanların ise hiçbir önemi olamaz zaten... İnsanlar birbirilerinden besleniyor olabilir ama içinde yaşadığımız coğrafya benim için kültürel anlamda hiç besleyici değil zaten. O yüzden onlarla sosyalleşip sosyalleşmememin de hiçbir önemi olamaz. O yüzden bi' zahmet herkes haddini bilsin, otursun! 

Bugünkü tatlımız, Honaz Dağlarından gelen kar ile yapılan,  yoğurt üzeri pekmezli kar helvası denemesi... Yeğenim Gülşah'a getirdiği kar için teşekkürler...




Ömrümün sonuna kadar beni insanların kötülüğünden koruyan meleklerin izinde olacağım ve hayatımı da onlara adayacağıma söz veriyorum...

19

Akşam pazarından 10'ar liraya aldığım #patlıcan ve domatesten ama salçası bol bir yemek... Yaptığım yemeklerin lezzetinin görüntüsünden 100 kat fazla olduğuna lalıbımı basarım...

Nezaketsiz ortamları, gerektiğinde her şeyimi kaybetme pahasına terkederim. Çünkü kaybedilmemesi gereken bir onurum var.

Düşmanım ilgili bile kötü düşünmezken(çünkü buna ihtiyacım yok, ayrıca iyilik yapıp faydalı olup insan kazanmak varken, niye ben de kötü olayım ki), tam aksine bulunduğum her ortamda faydalı olmaya, güzellik yaratmaya çalışırken; insanların bunu anlayamamasında ve de bana kaba davranmasında bir art niyet ararım. Dolayısıyla gerekirse tepkimi gösteririm, eğer tepkiden bile anlayamayacak kadar odunların olduğu bir ortamsa, nezaketsizliklerine daha fazla izin vermemek için çeker giderim, odun odun devinmeye devam etsinler derim. 

Ben neden perde kullanmıyorum? İnsanların benimle ilgili şüphe duymamaları için. Ben ne isem oyum, yaşam biçimim de görünenden ibaret. Özgürlüğüm adına şeffaflık ve dürüstlük temel prensibim olduğu için, insanların şüpheleriyle üzerimde hiçbir şekilde baskı oluşturmasını istemiyorum. Ayrıca gösterişsiz minimal yaşamımla da gurur duyuyorum. Görün ki eşyasız ve şatafatsız da yasanabiliyor. Görün ki maddiyatınızı eşya gibi lüzumsuz şeylere harcamayın; doğaya-hayvanlara ve bitki örtüsüne yatırım yapın... 

18

Makarna lezzetli, dayanılmaz cebedici, pratik yemek falan ama dün iki öğün üstüste yiyince rahatsız oldum. Bir süre ara veriyorum. Çünkü yaş itibarıyla artık bünyem kaldıramıyor. Veeee... Artık akşamları bir şey yememek için erken yatacağım... 

17

İnsanların size rencide edici davranması özsaygınıza zarar vereceği için; ya susmayın, ya da terkedin orayı!

16

Belki eskiden beri böyleydim; yapılan yanlışlara karşı sessiz kalamıyorum. Ya küsüp gidiyorum, ya da tepki gösteriyorum; aslında ikisi de bir tepki şekli. Bunu yapmazsam, kendime çok kızıyorum nedne sineye çektin diye. O yüzden içime atmak yerine tepki göstermek beni üzse veya sonrasında pişmanlığa sebep de olsa(ÇÜnkü bu toplumda haklıyken bile insnalarla uğraşmak çok yıpratıcı), aslında yapmanın doğru olduğuna inancımın dayanağı daha önceki tepkisel pratiklerim. Pskolojimi korumak adına artık insnalardan uzak durma yolunu da seçiyorum artık. Çünkü ben kendi kendine çoğalabilen, kendi kendine yetebilen ve mutlu olabilen bir kapasiteyim. Kaybedilmesi benim için çok daha iyi olacak bir kişi için niye alttan alayım ki... Hayatımda hiç kimsenin yokluğunun benden bir götürüsü yok ki! 

Konumuz gene melemen ama bol soğanlı ve yarı fiyatına çıkma ürün olarak aldığımız defolu domatesler hormonlu olduğu için, melemenimizin  daha lezzetli olması adına salçalı. Yanında yoğurt. Afiyet olsun... 

İki kişi son günlerde yaşadıkları ilişki yüzünden linçe maruz kalıyorlar. Konu yaşadıklarının doğru veya yanlışlığı değil, toplumun hedef gösterilen birilerini linç etmekten çok büyük keyif alması. Oysa, ben daracık çevremdekileri bile bir anlatsam, aslında daha ötesinin yaşandığını bile görebilirsiniz. Aslında linççi kesim, herkesin ve de kendilerinin ne olduğunu biliyor; bu, belki de kendi çirkinliklerini hedef gösterilen birileri üzerinden linç yaparak aklanma paklanma güdüsü-dür. 

16

Herkesin bir hikayesi vardır acılarla dolu belki anlatamadığı, anlamayacakları için anlatmadığı... Benim ise içinde çok büyük acılar da barındıran onur duyduğum ve ayakta durduğum dimdik... Belki ölürken fotoğraflarıyla, belgeleriyle internetten yayınla tuşuna basarak bırakıp gideceğim... Çünkü samimiyetsiz dünyadan hiçbir şey duymak istemiyorum... 

15

Beni insanlardan soğutan yaptıkları yanlıştan çok kişiliğidir. Çünkü bir kere yanlış yapan, kişiliği gereği bunu tekrar yapıyor.

İnsanın canını yakan; adaletsizlik yapanlardan çok, çoğunluğun suçsuzları suçlu, adaletsizleri de haklı görmesi!

14

İnsanlar sevdikleri insanları terketmezler, kullandıkları insanları terkederler. Terketmek demek de illa ki seni bırakıp çok uzaklara gitmesi demek değildir; işini gördükten sonra sana sırtını dönmesi, seni görmezlikten gelmesi demektir. Ben bunu çok yaşadım, evet ben hiç sevilmedim, hep kullanıldım diyebilirim. Yanlış anlaşılmasın aşktan-ikili ilişkilerden bahsetmiyorum, sosyal hayattan-genel yaşamdan bahsediyorum. Umrumda mı oldu peki sevilmemek; hiç umrumda olmadı. Çünkü ben de hiç kimseyi sevecek kadar aptal olmadım! 

13

Bana "Kısaca Halil kendini anlat" deselerdi, "Hayatıma bakın" derdim. Çünkü görünenden başka hiçbir şey yok!

İçi soğanlı bulgur pilavı... Ama nasıl lezzetli olmuş...

11

Ona her gün mama verip parkta bırakmak o kadar koyuyor ki bana; ama orada trafik olmadığı ve de doğada olduğu için diğer kedilerden hastalık bulaşma riski olmadığı için daha güvenli aslında. Hem de çok özgür orada... 

Pratik sarmamız hazır. Ama nasıl lezzetli olmuş anlatamam...

Hayvanlar alemi

Hayat kesitlerden oluşan bir kompozisyon...

Zuhal Olcay "küçük bir öykü" anlatıyor... Kara Güvercin, Yalnızlığım...

Sosyal bir canlı olduğumuzun kanıtı devinim halinde olmamız...

Her güne özen göstermeliyiz aslında, ihmal etmeye gelmez tek bir saniyemiz bile.

Tamam rutinlerimiz de olsun keyif aldığımız, faydasız bile olsa...

Ama dönmeliyiz hayata, hakkını vererek yaşamalıyız...

Hayat devam ediyor, ihmal edilmemesi gereken sorumluluklarımız var.

Acele de etmeliyiz zaman zaman yetişmek için bizi bekleyen umutlara...

Yönetmeliyiz de hayatı adilce, vicdanen...

Kedi, Tedi, Jedi.. Ve Nora'nın Massiva'ya bitmeyen aşkı, Prenses'inki Yumoş'a karşılıksız...

Rüzgar soğuğuyla birlikte içindeki sarı çiçekli otları sallıyor...

Ayaklarımın üşümesini sevmeme rağmen soba hafiften hafife yanmalı; çünkü hayat çok merkezli!

Ve güneş doğdu...

Vazgeçemediğim tutkularım depreşiyor beni çok yorsa da... Sözümü tutamıyorum.

Sonuçta ölünce bütün acılarımız dinecek, bütün yorgunluklarımız bitecek; kar kalan yaşadıklarımız olacak... 

Let's go! 

9

Dün de akşam yemeğimizde karnabahar kavurması vardı...

Bizde patates yemeği az sulu ve bol salçalıdir.

6

İçine su koymadan sadece domatesin suyu ile sulu karnabahar. Küçük Küçük parçalara ayırdığımız karnabaharları domates, soğan, yağ, tuz, salça ile birlikte hepsini aynı anda tencereye koyup, karnabaharlar yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz. Sert olunca iyi olmuyor çünkü. 

Okumayan insan elbette bilimsel gerçeklerden bihaber olacağı için dogmtik bir hayat sürer, bilimsel gerçeklere de asla inanmaz. Yani deneysel olmayan bir şeylere inanır da, bilimin kanıtlarına inanmaz. Ama kalkar cep telefonunu, interneti kullanmayı ihmal etmez.  Zaten teknolojik gelişmeleri de insanın-bilimin çabası olarak görmez de, kutsal kaynaklarda yazdığı için varolduğunu iddia eder. Hatta onlara göre hayata dair her şey kutsal yazıtlarda vardır...

5

Pratik sarma; lahanalı bulgur...

Domatesli, üzeri yumurtalı, soğanlı karnabahar kavurması... İçinde aşk var! Ufak ufak parçaladığımız karnabaharları ölünceye kadar kavuruyor, üzerine soğan ilave edip biraz daha ateşte tutuyoruz. Domatesleri ilave edip özümseyinceye kadar biraz daha pişiriyoruz. Çırptığımız yumurtayı üzerine gezdirip çiğ kalmayıncaya kadar pişmesi son noktamız. 

4

Ömür takvimizden her gün bir yaprak kesilirken, içimizden geldiği gibi yaşayalım huzurumuz için...

Eşcinsellik bir onursuzluk değildir ama kendin lüks yaşarken insanları açlık sınırının altında yaşatmak bir onursuzluktur!

MELEMENİN HİKAYESİ!

ESKİDEN ONURUMUZ, HAYALLERİMİZ VE CESARETİMİZ VARDI!

Eskiden bir onurumuz vardı paramızla satın almadığımız hiçbir şeye dönüp bakmadığımız, açken bile misafirlikte tokuz dediğimiz; Çünkü iyi kötü idare edebiliyorduk. En azından mevsiminde sebze meyve yiyebiliyorduk. Bu topraklarda yetişen ürünler bile mübarek karaborsaya düşmüş gibi. Hiç kimseden bir şey isteyemezdik eskiden; utanırdık. Amaaa, şimdilerde artık çöp kutularından yiyecek toplamak, akşam pazarından döküntü mallara sanki çölde susuz kalmış gibi saldırmak normalleşti. Çıkma ürün olarak satılan çürük çarık malları satın almak artık bizim için bir lüks oldu. Onurumuz yerle bir oldu anlayacağınız.

Eskiden hayallerimiz vardı refah düzeyi iyi bir yaşam sürmeye dair. Emekli olduk ama hayallerimiz suya düştü. Bir emeklinin rahat yaşaması eskilerde kaldı artık. Karnımız doyuyorsa, şükrediyoruz.

Eskiden cesaretimiz vardı doğruları söyleyebildiğimiz. Artık şimdilerde gak desek suç işlemiş olur muyuz diye korkuyoruz, guk desek acaba bizi hapse atarlar mı diye korkuyoruz.

Not: Melemeni akşam pazarında pazarcıların satamayıp döktüğü domateslerden yaptım. Salatalık da aynı şekilde... 

3

Her hava durumunu çok seviyorum. Çünkü her hava durumunun insan üzerindeki yansıması çok güzel...




Dün akşamdan kalan bir kare... Kedilerin yağmurlu havada karnını doyurduktan sonra... Yol üzerine mama verdiğim hamile bir kedi 8btane yavru yapmış bir aparta. Alimlerin köpeği ölmüş. Çok üzüldüm. Sabahtan beri kayıp olan yavru tekirim 24:15'te döndü... Hayat okulu diye bir gerçek var bize her gün ders veren ders çıkartabilene. 

Ben kendi dünyamdan şikayetçi değilim ki zaten; ..!

1

Yağmur bugün usulden usulden çok güzel yağdı, kedilerin karnını doyurmak için de izin verdi bir ara...

Küçük bir sünger patlıcanı, yemeğe koyulmasa yenmeyecek şekilde kendinden geçmiş küçük bir domates ve filizlenmeye başlamış soğanı, yağ ve kavrulmasın buharda pişkin diye sulandırılmış salça ile 10-15 dakika tavada pişirdik...