12 Şubat 2022 Cumartesi

Herkes kendi masalının misalidir!

 Aklımıza gelen dünceler o anda his olarak yoğun olduğu için çok önemli gibi geliyor insana. Üzerinden çok az bir zaman geçince bile sıradanlaşıyor.

Ben hep düşünceme halinde oluyorum ve bunları yazarak kaydetme ve aktarma biçimi tercihim oluyor. Bu bir kendini önemseme veya düncelerinin uçup gitmesini istememekle alakalı olabilir. Tabi bir de insanın yapısına ters gelen şeyler rahatsız ediyor ve bunu içine atmak yerine yazma yoluyla da boşaltma, bir nevi terapi gibi oluyor.

Günlük hayatta yaşadıkların birikiyor, birikiyor ve kendi hayata bakış açının süzgecinden geçip şekilleniyor. Objektif ol diyorlar ya; niye kendim olmayayım, niye kendime göre dile gelmeyeyim ki? Benim de benimce bir kütürlemem olmasın ki hayata karşı? Özlemlerim, beklentilerim, hayallerim, yaşadığım olumlu veya olumsuz şeyler beynimde harmanlanıyor işte.

Rüyalarımı çok seviyorum gerçekleştiremediklerimi orada gerçekleştirdiğim için... Dünden kalan birikintiler ve rüyalarımla uyanıyorum kedi sesleri eşliğinde sabaha...

2-3 gündür kahvaltısız ve tek öğünle geçiştiriyorum yağ birikintilerimden kurtulmak için ve bu sabah ilk işim bir çay demlemek oldu. Ben çayı konsantre demlerim açık içmeme rağmen. Çünkü böyle lezzetli olur ancak. Yani demliğe çok miktarda çay koyup, üzerine az su ile demlerim ama bardağa da az dem koyup bol su koyarım. Hayatım boyunca dışarıda hiç ağız tadı ile çay içememişimdir başkalarının çay demlemesini becerememesinden dolayı. Dışarıda çay içmenin amacı nedir; Sosyalleşmek mi, yoksa çoğunluğun gerisinde kalmamak için bir yerelere oturmak mı? Daha çok ikincisi; çünkü her yerde sürekli konuşuyor, evimizde de daha kaliteli demlenmiş çay var! Dışarıda yemek yiyenleri de anlayamıyorum; sanırım bunlar ya tembel, ya yemek yapmasını bilmiyor, ya da görgüsüzler diye düşünüyorum. Tabi bazıları da alıştırmış bunu. Bir de hayatlarında görgüsüzlükten başka bir şey yok ki; mesela sanat, spor, sosyal sorumluluk, vesaire... Yemekle, içmekle sosyalleşiyorlar işte.

Ben ise... bugünlerde müzik arşivimi genişletmekle meşgulüm. Piyasada satışı tükenen ve üretimi yapılmayıp internetten satış yapan bazı müzik marketlerden arşivimdeki eksik albümleri tamamlamaya çalışıyorum. Albümler 16-20 lira iken, piyasada bulunmayan bu albümlerin rakamları bana yüksek geliyordu ama hayat pahalanınca ve kimse de basılı müzik materyali almayınca, fırsatçı satıcılar da fiyatları yükseltmedikleri gibi, hatta düşürmüşler bile. Çünkü benim gibi arşivciler dışında kimse rağbet etmiyor artık nadir bulunan albümlere. Çünkü albümler internette ücretsiz mevcut artık. Youtube TV gibi oldu, müzik şirketleri Youtube'daki tıklanma ve reklamlardan para kazanıyorlar artık. Plaklar da yeniden basılmaya başlayınca, sahflar da iş yapamaz hale gelmiştir sanırım! Konuyu üst paragrafla bağlamak gerekirse, işte ben paramı dışarıda yemeye içmeye veya sigara alkole harcayacağıma, sanatsal şeylere harcıyorum; bu beni kimsenin tahmin edemeyeceği kadar çok tatmin ediyor. Mesela sigara içerek kafa dağıtacağıma, sigaraya verilen paranın yarısına denk düşcek parayla sokak kedilerine mama alıyorum, gibi gibi.

Aslında işçmekle falan kafa dağıtılmıyor ne yazık ki... İnsan sorunlarını çözme becerisini kazanmalı, hayatla baroşmalı ve yaşamayı sevmeli. Hiç kimsenin masalı, hiç kimsenin masalından daha önemli depil, hiç kimse de hiç kimseden daha kahraman falan değil; biz, bize verilen hayatı doğal bir şekilde yaşamakla mükellefiz sadece. Yoksa bu hayatın kıymetini bilmezsek, bir varmış bir yokmuş oluruz.

Sosyalleşme diyince, geçenlerde ünlü bir tarihçinin sohbetine gittik. Aman tanrım, ne kalabalıktı... Merdiven boşlukları tıklık tıklım olduğu gibi, diğer iki salon da dolmuş ve oradakiler sohbeti vieodan izlemişlerdi. Ama ne yavan bir etkinlikti. İngilizler şöyleymiş, Persler böyleymiş, ve kendimizi övme şeklindeydi. Espiri olsun diye araya sokulan bir iki argo kelimeye zoraki seyirci gülmesi falan kurtaramadı aslında bu etkinliği; herkes bir an evvel kendini dışarı atma derdindeydi. Dostlar işte bilmem kimin sohbetine gitti desin diye gelinmiş bir etkinlikti. Ve bu pahalılıkta sohbetten sonra gittiğimiz kafeler oturacak yer yoktu; içmedik demek için içilmiş tatsız tuzsuz bir çay ve evde gerçek anlamda yeniden içilen bir çay...

Ben öğrencilerin sorumsuzca başka şehirlerde veya başka ülkelerde adına da ne diyorlar bilmiyorum 3-5 aylık okuma merakını falan anlamıyorum. Bu anaya babaya yapılan işkenceden başka bir şey değil. Çünkü binlerce liralık masraf. Bir arkadaşım dil okulu bahanesiyle Amerika'ya gitmişti ve ne iş bulabilmişti, ne de doğru düzgün dil öğrenebilmişti ve yaşlı anna babasını binlerce liralık masrafa ve onları zor duruma sokmuştu. Sonra Türkiye Türkiye diye kendini Amerika'dan zor kurtarmıştı. Başka şehirlerde okuyan öğrencilere diyeceğim de şu; ekdni("kendi" demek istedim; yazarken bazen harfleri nasıl bu derece yer değiştirebiliyorum onu da anlamıyorum) şehrinizde okuyun, yıllık onbinlerce liralık kira ve diğer mastafların 20'de biriyle huzur içinde kendi şehrinizde yaşayın. Ne demek yaa bedava ailenin yanında durmak varken 3-5 bin lira ev kirası? Eğer amacınız başka şehirlerde sırf hava olsun diye okumak değilse, bulunduğunuz şehirde en kötü üniversitede bile araştırarak kendinizi geliştirip en büyük üniversitelerde master'inizi yapıp Einstein olabilirsiniz. Yemeyin ananızı babanızı! Eğer sıkıyorsa, hem çalışıp hem de okyun İstanbul'da, Ankara'da veya İzmir'de veya yurt dışında...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder