2 Temmuz 2026 Perşembe

Mayıs 2025 facebook notlarım

 31 Mayıs

Yok kabak oyacağım, yok biber dolduracağım diye uğraşmayın gerek yok. Bur avuç bulgur, bir küçük kabak, yağ, salça, soğan, tuz ve bulgurun iki katı kadar su, karıştır ve kapat kapağını; 10 dakika sonra hazır. Yanında da karışık salata... Geleneksel dolma anlayışı zor gelenlere tavsiye olunur... 


30

İŞTE BEN BU YÜZDEN SOKAĞA BİLE ÇIKMAYA KORKAR OLDUM ARTIK; ÇÜNKÜ AKIL VE MANTIK ÇERÇEVESİNDE DAVRANIRSAN, HAK-HUKUK-ADALET DERSEN SALDIRIYA BİLE MARUZ KALIYORSUN! DİYEBİLİRİM Kİ, İNSNALIK ÖLMÜŞ!

Bir toplumun geri kalmasını iktidarı ele geçiren kötü yönetimlere bağlarsak, işin kolayına kaçmış oluruz. Bir toplumun bireylerinin yaşam biçimine bakarak daha doğru ve gerçekçi tespitler yapabiliriz. Eğer bir toplumda yaşlılar kahvehanelerde, parklarda, banklarda zaman öldürüyorlarsa, gençler mesai saatlerinde üretmek yerine serserilik yapıyor ve boş boş geziyorlarsa, toplumun genelinin sosyalleşme anlayışı spor-kültür-sanat-sosyal sorumluluk etkinlikleri değil de; kahvehanede okey Dörtlüsünü tamamlamak ve piknikte mangal keyfiyse, insanlar birbirine anlayışla yaklaşmak yerine nefret politikası izliyorlarsa, birbirini var etmek yerine yok etmeye çalışıyorsa, karşısındakini değil hep çıkarlarını düşünüyorsa, disiplin değil de kuralsızlık varsa, suçlu olduğunu bile bile zeytin yağı gibi üste çıkıp saldırganlık varsa, vesaire vesaire... o toplumdan gelişmişlik adına demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet, faydacılık gibi bir şey bekleyemeyiz. 


28

Kendi adıma her şey için çok geç artık. Şu anki hayat tecrübemle elbette farklı kararlar ve yol alırdım; geçmiş olsun Halil!

Keşke bu kültürde dünyaya gelmeseydim. Yemin ediyorum inancı falan olmadığı sürece bir Afrika ülkesine bile razı olurdum!

İçinde yaşadığım kültürde, hiçbir alanda, hiçbir kimse işinin ciddiyetinde değil. Sorumluluk yok, vicdan, düzen-disiplin yok..

Coğrafya bir insanın kaderiyse, hay ben böyle kaderin....

EN BU ÜLKEYİ NEDEN SEVMİYORUM?

Arkadaşımın annesini doktora götürüyorum son günlerde, arkadaşım çalıştığı için. Gittiğimiz doktorlardan birinin muayene için salondaki ekranında saat 11'e kadar 3 isim gözüktü; 9-9:30 arası Ayşe C., 9:30-10 arası İbrahim E., 11-11;43 arası Fatma D. Bir hasta 43 dakika muayene edilemez değil mi? Çünkü ben de hastanelere gidiyor, hasta götürüyor, kendim de muayane oluyorm. Doktorlar zaten bir hasta için saatlerce zaman harcamaz. Ben 2-3 dakika içinde çıkarım doktor odasından, götürdüğüm hastalar da en fazla 3-5 dakika kalır. Peki bu yarım saat, 40 dakika arasında doktorlar hastaları gönderdikten sonra ne yapar? Artık bekleme bölümleri de doktorların kapıları önünde değil; 20-30 metre ötede bekleme salonunda. En son gittiğim doktorlardan birisinde, son hastanın ismi ekranda 43 dakika kalınca ve başka hasta ismi yanmayınca, gidip odasının kapısını çaldığımda, telefonla uğraşırken buldum doktoru. 3 saattir beklediğimizi söyledim, tabi burada bekleme salonunda tabeladan doktor adı ve hastaların fotoğrafını da çektim belge olarak ve gözümü de ekrandan ayırmadım, hatta ekrana bakmaktan midem bulanmaya başladı. Doktor ne dese beğenirsiniz? Ben sizi çağırdım, gelmediniz. 3 saattir gözümü ekrandan ayırmadığımı, hasta ismimizin yanmadığını söyleyince hemen konuyu kapattı. Sonuçları inceledi, ilaca devam diyip 2 dakikada gönderdi bizi. Sırf bunun için 3 saat bekledik. Ve bu doktor için sırada bekleyen diğer hastaları uyarıp, kapısının önünde beklemelerini, doktorun hastaları siz gitmediğiniz sürece çağırmadığını söyledim...

Aynı gün öğleden sonra gittiğimiz bir doktor da, bir misafiri ve sekreteriyle sohbet ediyordu. İçeriye girip hastayla ilgili durumu anlattım. Boğazdaki yutkunma zorluğundan dolayı guatr şüphesiyle sevk edildiğimizi söyledim. Bunun için guatr olabilir diye sevk edilmez dedi. Suratımıza bile bakmadı bunu söylerken. Peki gidebilir miyiz dedim. Cevap vermedi. Sekreteri gastorenterolojiye gitmemiz için printerdan o bölümün adının yazdığı bir stikır verdi. 

Evet "toksik" biriyim artık. Paranoyağım, her şeye irrite oluyorum, sinir oluyorum, agresifleşiyorum, kavga ediyorum, tavır takınıyorum, mesafe oyuyorum, engelliyorum, kabuğuma çekiliyorum, güvensizim, hiç kimseyi sevmiyorum, hiç kimseye-hiçbir şeye inanmıyorum... Çünkü beni, dünyadaki dünyadaki düzensizlik bu hale getirdi. Dolayısıyla sadece hayvanları seviyorum, onlarla sağlıklı iletişim kurabiliyorum, onlarla mutluyum

Hayatım boyunca kurban kesmedim ve kesilmesine de karşıyım. Bir canın yok edilmesi kadar kötü bir şey olamaz benim için!

Kendimi herhangi bir milliyete, cinsiyete, dine, ırka, türe, kategoriye, vesaireye ait hissetmiyorum artık!

Ben milliyet kavramına karşıyım, hatta tüm kategorilere. Benim için iyi insan-kötü insan vardır ve tek doğru, doğadır! Nokta!

27

Her gününüzü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın. Bir gün haklı çıkacaksınız. Çünkü bir gün hayatınızın son günü olacak. Üstelik yarına çıkmaya senedimiz de yok.

Kediler, kirpikler, kuşlar derken, bugün de akşamı ettik...

24

BEN ŞİMDİ KİMİ PIRIL DİYE ÇAĞIRACAĞIM; KİM PAYTAK PAYTAK SEVGİYLE KOŞACAK BANA, KİM AVUÇLARIMIN İÇİNDE MIRIL MIRIL UYUYACAK?

Hayat birden... bitebiliyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bu paylaşımın da anlaşılmak gibi bir derdi yok. İnsanın hayatını paylaştığı hayvanları kaybetmesi çok derinden acı veriyor insana. Çünkü onlarla, yıllar yıllar birlikte geçirilince, onlara emek verince, özellikle de bir sevgi bağı oluşunca; iyisiyle kötüsüyle yaşanılan her şey, zamanın her anına nakış nakış işleniyor. Tabi bu hayata bakış açısına göre, insandan insana değişen bir durum. Eğer vicdan seviyeniz yüksekse, daha korunulası oldukları için, onlara daha çok emek veriyorsunuz ve bütünleşiyorsunuz onlarla, dolayısıyla sizi var eden bir şeylerin sizden kopup gitmesi, açıkça söyleyeyim, bir kedinin ölmesi, bir insanın ölmesinden çok daha fazla üzüyor, yaralıyor, kanatıyor beni. Lafı fazla uzatmayayım, vicdanımdan dolayı da sokaklardaki hayvanlara duyarsız kalamıyor, yavru olmasından tutun, yaralı olmasına kadar, onları büyütüp iyileştirerek hayata kazandırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla doğanın en önemli parçalarından biri olan hayvanlara dokunabilmek amacıyla verilen mücadeledeki sevgi emeği benim hayatımı kaplıyor diyebilirim. Verilen çabanın güzelliğinin sonuna gelmesiyse, yani yetiştirdiğiniz, hayatı paylaştığınız bir kedinin hayata vedası da anlatılamayacak derecede acı oluyor. İnsan değil ki, kendi etti kendi buldu diyemiyorsun. Kurtarmak için bazen bir şeylere geç kalabiliyorsun. Çünkü onlar konuşamıyorlar... Ve ne oluyor biliyor musunuz; siz elinizden geleni yapsanız da, nerede eksik yaptım da böyle oldu dersiniz ya, "kurtaramadım vicdan azabı"nı yaşıyorsunuz. Filmi hep başa sarmak istiyorsunuz. Çünkü geriye gidince eksik bir şey varsa tamamlayabileceğinizi zannediyorsunuz. 

Yılları da çok saymadığı için, fotoğraflara falan bakınca Pırıl kızım ile 6 yıl falan geçirmişiz, o da sanırım 7 yaşında falanmış. Gerçekten bir hafta öncesinde hiçbir şey yoktu. Pırıl gene aynı Pırıl, etrafımda dolaşan, avuçlarımın içinde uyuyan, dışarıya çıkıp yarım saat kadar durup, Pırıl diye çağırınca engelli olmasından dolayı paytak paytak geri dönen bir kediydi. Geçen hafta Cumartesi günü kedileri dışarıya çıkardıktan sonra, onun çıkmadığını farketmemişim, geri dönmedi diye dışarıda saatlerce aradım. Oysa çekyatın altına girmiş. Oradan çıkardığımda çenesinin altında yara oluştuğunu farkettim. Antibiyotik, krem tedavisiyle yara falan iyileşti ama iştahı kesilmişti. Son ana kadar bir şeyler yedi ama tükendiğini farkettim. Ölmek istiyordu ki kuytu köşelere yatıyordu. Dün gece de defalarca yalnız bir köşeye çekilmek istedi. 5 saat öncesinde tuvalet bölümüne tuvaletlerini yaptı, o gün ne yedirdiysem hepsini de kustu. Sonra veda edinceye kadar kucağımdaydı, avuçlarımın içinde.

Dün; parktan getirdiğim, tedavi ettirdiğimiz ve bir yaşına gelen kedimin, evin önünde arabanın çarpması sonucu ölmesinin acısını atlatamadan Pırıl'ın vedası, hayatı bir kez daha anlamsızlaştırdı benim için. Gerçekten şu hayatta vicdan, birilerine faydalı olabilmek ve sevgi dışında hiçbir şeyin önemi yok, her şey yalan. Nasıl bir duygu oluşuyor biliyor musunuz; koskoca bir boşluk. Onun yokluğunda sanki dünya durmuş gibi. Yattığı yerlere bakıyorum, geceleri avuçlarımın içinde uyuması aklıma geliyor, Melek kızımla kavgaları ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sırt sırta yatışları aklıma geliyor, diğer kedilerden ayrı kaba mama vermemi beklemesi aklıma geliyor, yağmurlu havalarda dışarıda olunca panikleyişim aklıma geliyor, ilk geldiği dönemlerde evden kaçıp bodrum katında saklanışı... Kapımın önünde onu ilk bulmam... Engelli olmasına rağmen anne oluşu... Koca bir hayat geçirdim ben onunla. Tanrıya, öte dünyaya falan inanmıyorum ama varsa öyle bir şey, kedilerimle kavuşmayı çok istiyorum. Çünkü onlarca sevdam bitti benim bu şekilde çok kedi baktığım için...

Keşke dünyaya gelmeseydim dediğim anlardan birini yaşıyorum şu anda; vicdanımla bu kadar sınanmak, bu kadar acı çekmemek için. Çektiğim acılar değil aslında önemli olan, onların hayata veda etmesi. Milyonlarca dua ettim evrene, onların yaşaması için ömrümden al diye. Ama olmuyor veya oluyor da ben daha çok yaşamalarını istiyorum. Belki evrenin bana kendi yaşımdan vereceği kredisi kalmadı.

Ben şimdi kime Pırıl diye çağıracağım. Bana o paytak paytak gelişlerini çok özleyeceğim. Yemin ediyorum hiç aklıma gelmezdi Pırıl'ı böyle aniden kaybedeceğim. Çünkü hiçbir sorunu yoktu ve genellikle evde yaşayan bir kediydi. Taa ki geçen hafta Cumartesi'ye kadar. Nasıl böyle vücut aniden tükenebilir, bağışıklık sistemi çökebilir anlayamıyorum. Çünkü gerekli gıdalarını ihtiyacından öte fazlasıyla alan bir kediydi. Engelli diyorum ama sadece arka bacakları biraz paytak paytak yürüyordu. Onun dışında koşabiliyordu bile... Keşke veda edeceğini daha önceden hissedebilseydim de vitaminler, vesaireler, takviye etseydim diyorum; sanki/belki faydası olabilir diye... 


Ortalama 7-8 yaşlarındaki kızım PIRIL an itibarıyla gece 3'ten sonra hayata gözlerini yumdu. Kapımın önüne bırakılan engelli kedilerden biriydi. Ortalama 7 yıl falan birlikte yaşadık. Bendeyken de çok badireler atlattı kaza gibi. Bir doğum yapıp kısırlaştırıldıktan sonra daha sakin bir yaşam sürdük. Her şey çok yolundaydı 1 hafta öncesine kadar. İştahtan kesildi ve güçsüzleşti. Her şey 1 hafta içinde oldu. Mutlaka avuçlarımın içinde uyur, mutlaka bana temas halinde olurdu geceleri. Hayata veda ederken de avuçlarımın içindeydi. Çok koydu bu durum bana. Evladımı yitirdim işte ama en uzun süre birlikte yaşadığım 2 kediden biriydi. Hiç kaldıramayacağım bu durumu. Ben PIRIL diye kime sesleneceğim artık. Dün bir kedimi de araba çarpmıştı ve hayata veda etmişti. Onun acısıyla kahrolurken, bu sefer bunu yaşadım. Keşke bu dünyaya gelmeseydim diyorum ilk defa; PIRIL'ı kaybetmenin acısıyla. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Açım çok derin... 

21

Naneli bulgur yanında kabak kızartması...

20

Twitter'in başına taş mı düştü ne; zamansız askıya aldığı ve 2 yıldır erişemediğim hesaplarım yerine gelmiş!

18

13

Bu gece #eurovision2025 de Türkiye'yi "Anne Kediler Kutsaldir" şarkısıyla ben temsil ediyorum!

Ben bir gözü olmayan kara bir kediyim

Beni bebekken Halil bulduğunda

bir gözüm zarar görmüştü

ve iltihaplı ve balon gibi şiş idi

Halil haftalarca damla ve krem ile tedavi ederek iltihabı kuruttu

Ama bir gözüm yoktu artık; ona da şükürdü

Sonra arka bacaklarımdan yaralandım.

Halil görmediği ve ben de konuşamadığım için

birisinden darbe mi aldım, araba mı çarptı bilmiyorum.

Korkumdan eve gelmedim artık.

Halil bahçelere, her yere mama bıraktı

her gün benim aç kalmamam için.

İyileştim, hayatta kaldım.

2 yaşında bu yıl yavrularım oldu.

Dışarıda Halil'in bile bilmediği bir yerde yavruladım.

Bugün memelerim şiş ve taş gibi.

Halil yavrularımı kaybettiğimi düşünüyor ve çok üzülüyor.

12

11

Fazla söze gerek yok ama şu anki hayat tecrübemle ve onların torunu yaşında değil de aramızdaki yaş farkının az olduğu, ve onların beni yetiştirmesinden çok benim onları hayata hazırladığım bir süreç yaşamak isterdim onlarla... Bu hayata gelmeme vesile oldukları için teşekkür ediyorum onlara... 

7

SİZ BİR VİCDANSIZSINIZ!

1. Empati Eksikliği: Vicdansız insanlar başkalarının ne çektiğini anlamakta güçlük çeker. Mesela hayvanların kesilmesi, eşcinsellerin nefret cinayetine kurban gitmeleri veya şiddete maruz kalmaları gibi gibi...

2. Bencillik: Kendi çıkarları gerçekleştikten sonra dünya yansa umurlarında olmaz. Kendi çıkarını gerçekleştirirken yanındaki zarar görürse daha mutlu bile olur...

3. Yalancılık: Kendi çıkarları için çok rahat yalan söylerler, çok rahat yemin ederler. Kendilerini haklı çıkarmak için başkalarını çok rahat karalarlar.

4. Sorumluluk Almamak: Ne hatalarını kabul ederler ne de herhangi bir yükün altına girip birilerine, bir şeylere faydalı olmaya çalışırlar. Hatta hatalarının sorumluluğunu bile almamak için zeytin yağı gibi üste çıkarlar. Vay şrfslr!

5. Pişmanlık Duymamak: Ne kadar hata veya yanlış yaparlarsa yapsınlar, hiç umurlarında olmaz. Kalp kırılmış, insanlar canlılar ölmüş hiç umurlarında olmaz. Ben neden bu kadar acımasızım diye sorgulamazlar bile.

6

Patates kızartması. Bir tane orta boy. Üzerine peynir, göbeğine yumurta...

Makarnayı kısık ateşte pişirirseniz, mundar edersiniz. Orta ateşte pişirin...

Ad@mın biri çıkıyor, Kadınlar Voleybol Liginden alt sıralardaki bir takımı satın alıyor, parayı bastırıp aldığı oyuncularla bile ligde ilk 3'te yer alamadığı için hakkıyla Avrupa Şampiyonlar Liginde mücadele etme hakkını elde edemiyor ama Avrupa Voleybol Konfederasyonuna 220 Milyon lira masraf ederek "Wild Card - özel davet" ile şampiyonlar Liginde oynama hakkını elde ediyor. Buna paranın gücü mü demeliyiz, yoksa sporseverlik aşkının emeğinin meyvesi mi? Hadi diyelim çeyrek finale 8 takımız çıktı; bu bizim voleybol ülkesi olduğumuzu gösterir mi? Ben Rusya gibi kendi ülkesinden oyuncularla başarı kazanılamadığı sürece, o ülkeye voleybol ülkesi diyemem. Ki Rusya bile voleybol ülkesiyiz demiyor... Bu paralar nereden geliyor? Ana başlık aslında bu. Alın teriyle kazanılan paralar bu kadar bol keseden harcanmaz sanırım... Yani FB, GS bile yapmıyorken bunu... Orro'ya bile yıllık 600 Bin Euro ödenmesi saçma bulunurken, 5 Milyonun CEV'e ödenmesi akıl harcı değil..

BU ARABA BURAYA DA PARK ETMEZ!

Çelişkiler ülkesinde yaşıyoruz. Adam karşı apartmanda yaşıyor, bizim binanın önüne park yapamadığı için bizim bina sakinlerinin kendi apartmanlarının önüne park yapmasından rahatsız oluyor. Bizim bina sakinleri ben rahatsız olmayayım diye başka yerlere park ediyorlar, ama karşı apartmandakiler benim yaşadığım zemin katının tam kapısının önüne park ediyorlar. Adam diyor ki, Japonya'da park yeri olmayana araba satmıylar, almanya da şöyle vesaire. Oraları gelişmiş demokratik ülke diyince, ırkçılık var ams diyor. Sonra da ülkemizdeki yabacılardan şikayetini dile getiriyor. Neymiş fazla makyaj yapıp parfüm kullanıyorlarmış ve pis kokuyorlarmış. Diyebiliriz ki, insanlar hep çıkarları doğrultusunda bir düşünceye sahipler ve hep bir kendilerini yüksek görüp başkalarını ötekileştirme derdindeler. Hatta ötekiler daha ötekileştirici. Yıllarca etnik yapılarından dolayı ayrımcılığa maruz kalan keismler, şimdilerde ülkemizdeki Suriyelileri, Afganları ve İranlıları kötülüyorlar. Tabi uzaktan mimlemek çok kolay. İçlerine girdiniz mi peki? Oysa onlar da insan ve milliyetleri, ırkları değildir bir insanı kötü yapan; kötü olan, olumsuz olan şey kişiseldir. Kültürel geleneksellikler oluşmuştur ama kişilerdeki olumsuzlukların sebebi genel değildir. Öyle olsa bile ötekileştirmek yerine güzelleştirmeye çalışmak daha güzle olmaz mı? Tabi şöyle bir gerçek de var; ötekileştirilenler bundan ders çıkartıp kendisine benzemeyen farklılıklara hoşgörüyle bakıyor mu; hayır; o da mesela bir insanı cinsel yöneliminden, eşcinselliğinden dolayı ötekileştirebiliyor, dininden veya renginden dolayı ötekileştirebiliyor vesaire... Ötekilerin yanında durursan, öteki olmasan bile seni de ötekileştirebiliyorlar. Bunların hepsi kısaca cahillik kaynaklı. 

2

Bugünkü tatlımızı, kaolu bir keki halka şeklinde dilimleyerek çiçek şeklinde dizip ortasına birkaç kaşık yoğurt koyup üzerine pekmez gezdirerek pratik şekilde yaptık...

Bazen Tanrı'ya soruyorum, bu sevgi dolu anları hakedecek ne yaptım da beni böyle sevgi etkileşimine muktedir kalıyorsun...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder