15 Ocak 2018 Pazartesi

Tiyatro Putları!


Bu hafta da buluştuk gay-saire olarak. Bu hafta kısa metrajlı bir film izledik. Filmin konusu, kimliklerimizin, içinde yaşadığımız sistemin birebir bir yansıması olduğuydu. Duygularımız, cinsiyet kimliklerimiz, toplumsal rollerimiz içinde yaşadığımız sistemin kütürel içselleşmesinin bir tezahürüydü. Ve biz bundan memnun olmayı, keyif almayı öğrenmiştik. Bırakın şikayetçi olmayı, doğru olan buydu ve bunu tercih etmemizden, kabul etmemizden başka seçenek yoktu bize göre bile. Bu teslimiyetçiliğimizle doğamızın çatışmasıydı zaten bizi arada bırakan, tereddütler yaratan ve biz kendimize net olamıyorduk bu yüzden. Kalabalıklaşmaya çaşışıyorduk, çoğalmaya çalışıyorduk bir araya gelerek veya maskelerimizle hayatın içine karışırken ama insanın kendini, kimliğini, gerçeğini terketmekten daha büyük yalnızlık olabilir miydi? Evet biz hayatlarımızla, kendimizle barışmadığımız sürece, Bacon'un Tiyatro Putları gibiydik heteroseksizmin beynimize girerek yaşam tarzımızı cinsiyetçi biçimde şekillendirdiği gibi, gerçek kimliklerimizi unutarak kendimize en büyük kötülüğü yaptığımızın farkına bile varmayacak derecede. O kadar ki doğanın bize armağanı olan kendi içimizdeki renklere bile düşman olduğumuz için, yabancılaşacaktık birbirimize. Tek ortak noktamız vazgeçemediğimiz ama toplumun ayıbı olan "şey"di. O şeydik, o şeyi seviyorduk ama o şeyimizin arkasında duramayacak kadar seviyorduk o şeyimizi temel yaşam kaynaklarımızdan biri olmasına rağmen. Ayıp ama çok keyifli. Neden dur diyemiyorduk kendi çelişkimize; çünkü dediğim gibi tiyatro putları gibiydik heteroseksizmin. Yapmamız gereken, doğamıza dönerek, heteroseksist putlardan temizlememiz gerekiyordu zihnimizi. Ancak o zaman hayatımızı layığıyla yaşayabiliriz. Mağara Putları gibiydik de bize dayatılan, öğretilen ve bizi mağdur eden heteroseksist dünyadan çıkamadığımız için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder