27 Eylül 2016 Salı

Özgürlük ve eşitlik queer'den geçer; Denizli LGBTİ, Queer'dir


Ailevi sağlık sorunları yüzünden evden fazla çıkamıyorum mecburi işlemlerim dışında. Çıktığım zaman da çok güzel yaklaşımlarla karşılaşınca eşcinsel hakları mücadelemde doğru yolda olduğumu görmem beni mutlu ediyor. Mesela bugün karşıma çıkan iki kişi yürüyüş ne zaman diye zordu. Ben de zannettim ki, bugün Pazar günleri yapılan çevre yürüyüşüne aldığım davetle alakalı bir şey. Hangi yürüyüş dedim, LGBT yürüyüşü dediler... Sonra arkamdan iki kişi koştu geldi, yazılarını takip ediyorum ama Aileleri grubundaki toplantıda sizi göremedim ve üzüldüm, siz nerede toplantı yapıyorsanız oraya katılalım diye. Ben de Türkiye'deki LGBTİ anlayışıyla benim daha evrensel olan queer anlayışımın birbirine ters düştüğünü anlattım. Bunlar sadece gerçek hayatta aldığım güzel dönüşler; sosyal medyayı ve e-mail'leri saymıyorum bile.

Zaten ben hiçbir zaman ne umutsuzluğa kapıldım, ne de yolumdan dönmeyi düşündüm.. 20 küsur senedir yalnız nasıl yürüyorsam, bundan sonra da hiç kimse olmasa da mücadelemden asla vazgeçmem. Hak mücadelem ancak ben ölünce bitebilir. Mücadelemde amacım da zaten, insanları farklı kimliklerin doğanın bir parçası olduğuna inandırabilmek ve bu kimliklerin heteroseksizme karşı muhafaza edilmesini sağlayabilmek, özgür ve eşit bir şekilde varolabilmeleri için elimden geleni yapmak, en azından bu konudaki düşüncelerimi ifade edebilmek. İnsanlar yazılarım aracılığıyla düşüncelerime ulaşabiliyorsa, en önemlisi bu düşüncelerimi mantıklı bulup benimsiyorlarsa, ondan öte ne olabilir ki...

Denizli LGBTİ en azından ruh olarak varolmaya devam edecek, reel olarak buluşmalarımız da özgür ve eşit yaşama zemin hazırlayacak olan özgür düşüncelere dayanak olacaktır elbet. Buluşmalarımız Denizli LGBTİ merkezinde 3 kişiyle de olsa, 5 kişiyle de olsa sonsuza kadar devam edecek. Zaten önemli olan ne için, hangi amaçla buluştuğumuz! Bizim derdimiz, sistemin bize dayattığı cinisyetçi yapıya karşı doğal yapımızla cinsiyeti bir kenara bırakarak eşit ve özgür bir insan olarak dimdik durabilmek, bedenlerimizden önce düşüncelerimizle çoğalabilmek...

26 Eylül 2016 Pazartesi

Aşklarımızı cinsiyet kimliklerimize hapsetmeyelim!

Denizli LGBTİ noktası

Haftalık LGBTİ toplantımızı gerçekleştirdik. Ne yazık ki queer bazlı oluyor sohbetlerimiz! LGBTİ hareketinin ve LGBTİ'lerin nasıl olması gerektiğini tartıştık. LGBTİ hareketi, içinde yaşanılan topluma göre mi ayarlanmalıydı, yoksa evrensel düzeyde mi olmalıydı? Heteroseksist kültür kendi ölçütleri çerçevesinde bir eşcinselliği kabul eder miydi? LGBTİ'ler arasındaki mesafe LGBTİ'lerin kategorileştirilmesinden miydi, yoksa heteroseksizmin LGBTİ'leri şekillendirmesiyle mi alakalıydı? Aslında kimlikler arasındaki farklar değildi birlik beraberlik içinde olunamasının sebebi; sistemin dayattıklarının kişilerin yapılarına etkisinin bir uzantısıydı; kültürler arası, ülkeler arası fark yok muydu LGBTİ'liğe bakış açısında? Türkiye'nin eşcinseliyle Danimarka'nın eşcinselinin eşcinselliğe bakış açısı nasıl acaba, veya İtalya'nın, veya ne bileyim Norveç'in, Finlandiya'nın? Bir de Batı ülkeleriyle Doğu ülkeleri arasındaki sistemlerin konuya bakış açısına ve yaklaşımına bakın... Başat kültürün farklılıklara etkisinin olmayacağını iddia edebilir miyiz? Ülkemizdeki bir transseksüeli düşünün; toplumsal cinsiyetten bağımsız bir kimliği ne kadar mümkündür? Sadece cinsiyet kimliği olarak değil, genel anlamda bile bir şekilcilik söz konusu LGBTİ'lerde toplumunun çoğunluğuna paralel olarak. Yani farklı kimliklerde bile şablon bir erkeklik-kadınlık halleri hakim.

Eşcinseller, LGBTİ'ler nasıl olmalı..? Tabi bireyler toplumsal bazda da kendileirni gerçekleştirmek isteyecektir haliyle ama doğal hallerimizle, "ortada haller"imizle toplumu şekillendirerek de kendimizi gerçekleştirebiliriz sosyal anlamda, cinsel anlamda, duygusal anlamda. Niye hep benzemeye çalışıyoruz da düzeni doğallaştırmaya çalışmıyoruz, olduğumuz gibi varolmaya çalışmıyoruz? Herkes kendine varoluş konusunda çevrenin potansiyeline etkisi çerçevesinde ayar veriyor sanırım.. . Düşünün ben, erkek bedeninde doğmuş bir insanım ve bir kadın açısıyla(mı?) erkek seviyorum. Yani kadınların kıstaslarına uyan bir erkek sevme hali. Ama kadınsılığım da yapım kadar. Abartmıyorum feminenliğimi, yumuşaklığımı... Olduğu kadar... Arada kalmış bir kadınlık ve erkeklik halleri. Çünkü bir yere dahil olmak gibi derdim yok. Yapay hallere niye dahil olayım ki? Ne faydası olacak bana ki toplumsal cinsiyete uydurulmuş kadınlık ve erkekliğin? Külotlu çorap giysem ne olur, sakal bıyık bıraksam veya bırakmasam ne olur; HİÇBİR ŞEY. Toplumsal cinsiyete uygun varolmamış olurum sadece. Ne kaybederim; kendimi kazanırım. Bizden öncekiler o şekilde varolmuş da ne olmuş; bize yaşama alanı kalmamış bu yüzden. Bizden sonrakiler de geleneksel toplumlar da ne yazık ki hala aynı... Ah bir kadın olsam, ah bir erkek olsam derdindeler. Oysa önemli olan cinsel yönelimleirmizi ne kadar özgür yaşayıp yaşayamadığımız. Cinsel yönelimlerimizin cinsiyet kimliğinden bağımsız olduğunu savunuyoruz ama cinsiyet kimliği dayatmasının alt başlığı olarak yaşamaya çalışıyoruz cinsel yönelimlerimizi. Erkeklik kadınlık kafamızın içindeyse, niye bedenlere, rollere hapsediyoruz ki aşklarımzı sevdalarımızı..? Bir tane hayatımız var ve bize ne yarınki LGBTİ'lerden değil mi..?!! Hep kendimize yatırım yapıyoruz ama sonunda gene iflas ediyoruz; elde var ZERO!

Toplum farklılığımızı biliyor; bunu da toplumun istediği gibi olarak ve davranarak cinsiyetçi algıyı pekiştirmek yerine doğamıza uygun davranarak önyargıları yıkmalıyız..

Şu Açıköğretim dedikleri...

Açıköğretimde yeni dönem başladı...


Hayatım okumakla geçti, geçiyor. Çünkü ben öğrenme heyecanı çok yüksek olanlardanım. Okul olmasa bile öğrenmenin mekanının, zamanının olmadığına inananlardanım. Tabii az şey öğreniyorum, çok şey öğreniyorum tartışılır bir konu ama öğrenmeyi seviyorum en azından diyelim.

Bu yazıyı yazmamın sebebi Açıköğretimin ne olduğunu sorgulamaktı aslında. Kendi üzerimdem açıklayayım durumu olmazsa...

Beni eğitimde doğru şekilde yönlendirecek yakınlarım olsaydı, belki şu anda örgün öğretim okuyup bir meslek sahibi olabilirdim. Ama lisede kapasiteme fazla gelen yanlış seçimden dolayı, çünkü sayısalcı değildim ve fen bölümü ağır geldi, özellikle Fizik, ve de hayat koşullarından dolayı yani sınıfta kalmam ve de yanlış bölüm ve dolayısıyla okuldan soğumam nedeniyle, okulu lise ikide bıraktım ve 3. sınıfı da açıktan okudum. Yıllar sonra da hazırlanmadığım ve genel kapasitemin yetmemesinden dolayı örgün üniversite için yeterli puanı tutturamadım, tutan yerlere de şehir dışında okumam zor olacağı için gitmedim, mesela fotoğrafçılık, kendi şehrimdeki resim bölümü için de torpil işlediğinden dolayı şansımı bile denemedim, oysa iki noktayı doğru bir çizgiyle birleştiremeyenler bile resim öğretmeni oldu.

Sanırım ben çok istemedim örgün öğretimde okumayı ki şansımı daha fazla zorlamadım. Çünkü asi bir yapım var ve mutlaka dikbaşlılık yapar ve başımı ağrıtırdım. Duyuyorum da üniversitelerdeki öğretmenlerin gıcıklığını, papaz olmam kaçınılmaz olurdu onlarla. Çünkü ben haklıysam, okuldan atılmak falan nedir ki... Dünya bir yana, haklıysam ben bir yana...

Her neyse, işte açıktan Halkla İlişkiler, İşletme, Sosyoloji bölümlerini bitirdikten sonra Felsefe ikinci sınıftayım şu an. Bana çok şey kattı mı bu bölümler..? Bilmiyorum, farkında olmadan katmıştır belki. Çünkü sınavlara genellikle genel kültürüme güvenerek ders çalışmadan girdim, özellikle Sosyoloji'ye. İstemez miydim örgün öğretimde okumak; isterdim ama olmadı. Bunda da vardır bir hayır diyelim.

Ben keyif amaçlı okuyorum Açıköğretimi; peki genelde hangi amaçla okunuyor? 1. Üniversiteyi kazanamayanlar, 2. Bazıları memuriyetlerinde basamak yükseltmek için falan okuyor, 3. İkinci üniversiteyi düşünenler okuyor, 4. İlgi duydukları alan için okuyanlar vardır, 5. Benim gibi hayat boyu öğrenmeye inananlar okuyor olabilir, 6. Gene benim gibi öğrenme konusunda aç gözlü ve maymun iştehli olanlar okuyor olabilir, vesaire.

Peki açık öğretimi bitirince ne oluyor? Hiçbir şey diyebilir miyiz? Üniversiteli oluyoruz. Daha da ilerisi olmuyor. Olabilir ama olduramıyoruz belki de. Çünkü eğitimi daha ileri boyuta taşıyabilmek, hatta eğitim aldığın bölümle ilgili meslek icra edebilmek bile çok lüks bu ülkede. Yani SEÇİLMİŞ! insan olman gerekiyor eğtiminle ilgili bir şeyler yapabilmek için veya yırtınman, psikolojini dağıtman gerekiyor alın terinle bir şeyler başarabilmek için bu konuda. Çünkü çok yakın tanıdıklarım var bölümlerini başarıyla bitirip alanlarıyla ilgili atamalarının falan yapılmayıp çalışamayan, hatta bunalıma giren...

Açık öğretimin tek faydası devlete para kazandırmak. Şu anda her dönem için 200-250 lira arası harç yatırılıyor; bu da kitap parası falanmış, sözde harç kalkmış. Daha düne kadar her dönem 500 lira civarında para yatırılıyordu. İki milyon Açıköğretimli olduğunu düşünürseniz hesap ortada, diyebilir miyiz?

Notlar... Açıköğretime başlamak kolay, bitirmek zor olabiliyor ders çalışılamadığı için. Bir de Açıköğretimliler açıktan eğitim olduğu anlaşılmasın diye, nerede okudukları sorulunca Anadolu Üniveristesi diyorlar, çok komiğime gidiyor. Açıköğretimli olmaktan utanıyorsun, niye okuyorsun öyleyse. Sanki ülkemizde örgün öğretimin verdikleri açıktan eğitimden daha fazlaymış gibi... Daha eşcinsellik bile tartışılamıyor üniversitelerimizde. Açıköğretimde en azında Kaos GL'den bahsediliyor, LGBTİ haklarından bahsediliyor, homofobiden bahsediliyor, Zeki Müren ve Bülent Ersoy'dan bahsediliyor. Açık öğretimin böyle bir güzelliği de var işte. Daha free mi ne?!

Güle güle Roose kızım..

Hayat... Çok sevmeme rağmen yaşamayı, bazen soğutuyor kendinden, üzüyor insanı... Belki yaşanılanlar sürecin kaçınılmaz bir parçası... Kabul edip etmemek kişinin yapısıyla alakalı sanırım. Çok hassasım ve kabul edemiyorum bazı gerçekleri ayrılık gibi, geriye dönüşü olmayan vedalar gibi... Yara alıyorum, yıkılıyorum... Kendimi sorguluyorum nerde yanlış ayptım diye. Yaptıklarım yanlış mı onu da bilmiyorum. Çünkü sadece hayatımı yaşıyorum. Yanlış belki de olumsuzlukların oluşmasına sebep olan hayatıma yön vermelerim. Bunda tabiki de benim suçum olamyabilir ama yapmam gereken bir davranışı yapmamam yanlışların oluşmasını engelleyebilir ama ne zaman kadar, nereye kadar. Herkesin yaşaması gereken bir hayatı var ve hayat insanın istemi dışında olumsuzluklara sebep olabiliyor. Biliyorum bütün olanlar hayatın bir denge süreci ve bu denge gene istemediğimiz şeylere sebep olacaktır elbet ama dediğim gibi işte hayatın doğal akışından da yara alıyorum. Bu konuda çaresiz kalıyorum ne yapmam gerektiği konusunda. Ne dengeyi zararsız bir şekilde sağlayabiliyorum ne de yaşam sürecine olağan bakabiliyorum. Evet duygusal anlamda çok yoruluyorum, bazen bitiyorum ama yaşamak istiyorsak yola devam etmek zorundayız. Ama hep bedel ödemek insanı kırıyor ister istemez.

Hayat yorgunuyum bu sıralar umutlu olsam da, çaba göstersem de... Olumsuzlukları da bir mesaj olarak mı algılamalıyım hayatıma farklı bir rota çizebilmek adına? Biraz daha amaçsız yaşamalıyım belki, biraz daha keyfi... Aslında insan o sürece ister istemez giriyor. Sadece direniyorsun ve o direnci sanki çok çabalıyormuş gibi hisswdebiliyorsun. Belki de çok çabalıyorsundur da, olmayacak işe amin diyorsundur. Gerçekten olmayınca olduramıyorsun ne yapsan. Gerçi şöyle bir gerçek de var; oldursan neyi olduracaksın, kimi olduracaksın ki... Belki de hayatta her yaptığından keyif alacaksın, keyif almadıığın hiçbir şey yapmayacaksın..! Evet belki de keyif sürecine girdiğimin, girmem gerktiğimin bir habercisidir yaşadığım bütün sıkıntılar ve yaşadığım olumsuzlukları bir değişim için bir fırsat olarak değerlendirmeliyim, aldığım yaralar da değişim sürecine geçmem için keskin virajlardır ama keşke olumsuzluklar olmasaydı da ben de ne bileyim vasat olarak stabil kalsaydım diyorum duygusal tarafımın ağır basmasından dolayı.

Evet şu an içinde bulunduğumuz umut yolcuğuluğunda bir de bu yılki yavru kedilerimden Roose'yi kaybettim az önce trafik kazasında. Dediğim gibi bu olayda suçlu muyum, yoksa bütünün-hayatın kendi içinde parçalarına verdiği mesajım uzantısı mı yaşadıklarım-ız? Bir canlının az önce varolup da kısa bir süre sonra olmaması neye delalet acaba? Roose'nin kaybı ceza haneme yazılsın lütfen. Çünkü hayvanları insancıllaştırırken onları doğalarından uzaklaştırarak savunmasız hale getiriyorum sanırım.

Her şeye rağmen güzel bir geceydi, gecenin güzelliğini hiçbir şey bozamazdı ama Roose'nin gidişi feci idi... Güle güle kızım... Seni çok özleyeceğim...

Bundan sonra biraz daha kendimiz için yaşayacağım ve hayattaki öncelik sıralamalarımı değiştireceğim. Zaten olması gerekeni hayat birilerinin üzerinden gerçekleştiriyor zahmetsizce ve gönderilen mesajları da doğru algılayabilirsem, hayatın bütününe ölümcül zahmetler vermeden ve vicdanımı fazla yıpratmadan olgunlaşma sürecimi ilerletebilirim.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Heteroseksizme inat yaşasın cinsiyetsiz bir dünya!

Penisli kadınlar, vajinalı erkekler vardır!
Erkek hamile kalır mı kalır!


İki transseksüelin çocuğu oluyor...
Yani kadınken erkek olan, erkek iken kadın olan transseksüel çiftin çocuğu oluyor...
Nasıl mı..?
Transsekseül olanlar bireyler biyolojik özelliklerini hadım etmiyorlar çünkü...
Yani kadın transseksüel biyolojisini koruyor, erkek transseksüel biyolojisini koruyor...
Ve...
Trans erkek, çocuk doğuruyor...
Evet trans erkek doğal yapısını, yani kadınlık biyolojisini, özelliklerini muhafaza ediyor ve erkeklik biyolojisini, özelliklerini muhafaza eden trans kadından hamile kalarak çocuk sahibi oluyorlar...
Tuhaf mı; kesinlikle hayır.
Bizim transseksüellere sorsan şizofren bir durum; nasıl bir erkek hamile kalır da çocuk doğurur..?
Kafalar ne zaman basacak acaba kişilerin toplumsal cinsiyete uymayan, yani bildiğimiz anlamdaki erkeklik ve kadınlığa oymayan cinsel kimliklerin de olduğunu, bunları değiştirmenin hiç de lüzumu olmadığını, bildiğimiz anlamdaki erkeklik ve kadınlığın heteroseksizmin bir dayatması olduğunu, bildiğimiz anlamdaki erkeklik ve kadınlık dışındaki cinsel kimliklerde de mutlu olabileceğimizi, aslında doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizi deforme etmenin hiç de sağlıklı olmadığını..?
Sonra da Halil transfobik oluyor...
Acaba bedeniyle barışık olamyan LGBTİ'ler mi söz konusu?
Ötekinin ötekisi olmamın sebebi, Batı'da şu anda örneklerini yaşadığımız LGBTİ anlayışını savunmam, başka hiçbir şey değil. Ben bu konuda lahana değilim, yani bir şeyleri bir tarafımdan dürütmüyorum.
Bırakın artık şu her LGBTİ'nin biricik olma ayaklarını...
Heteroseksizme adapte olmaya çalışıyorlar, adına biriciklik diyorlar.
Nasıl biliyorsanız öyle devam edin demekten başka yapabileceğim de hiçbir şey yok ama düşüncelerimi ifade özgürlüğü kapsamında sonuna kadar kullanacağım ve yaşasın cinsiyetsiz bir dünya diyorum heteroseksizme inat.
Penisli kadınlar, vajinalı erkekler vardır!

Haber aşağıdaki gibi...

İki trans birey çocuk sahibi oldu
Dünyanın en modern ailesiyle tanışmaya hazır mısınız. Eskiden kadın olan bir trans birey, eskiden erkek olan bir kadından çocuk sahibi oldu.
Erkek olup Fernando ismini alan genç adam, kadın olup Diane ismini alan sevgilisiyle bebek sahibi oldular.
Ekvador'da yaşayan çift Güney Afrika'da bu şekilde çocuk sahibi olan ilk çift. Fernando hamilelik için yaptırdığı kan testini ilk önce annesine yollamış.
"Telefonla annemi aradım ve ayakta olup olmadığını sordum. Oturmasını söyledim. Ona hamile olabileceğimi söyledim. Kan testinin sonuçlarını yolladım ve bir doktor arkadaşına yolladı. Sonucun pozitif olduğunu duyunca mutluluktan ağlamaya başladım. Mutluluk, korku hepsi bir aradaydı. Çok güzel bir andı. Hiç böyle hissetmemiştim. Çok mutluyum gerçekten." dedi.