2 Nisan 2014 Çarşamba

Sürgün Hayatlar!

"Zaman hırsızlığı"na yaptırım istiyorum!

Bu yazımda küçük dünyamdan paylaşımlar yapacağım. Gerçi paylaşmadığım neyim kaldı da denilebilir.

Eskiden daha çok nezle-grip olurdum. Bu seferkinin üstünden bir yıl geçmiş. Hastalığım yüzünden badminton oynamaya gidemedim. Bakalım akşam yüzmeye gidebilecek miyim?

Elektirk, internet gibi ara şubelere ödediğim faturalarımın kurumlara tahsil edilmemesinin sıkınıtısını da yaşıyorum bir süredir. Kesintiye uğramamak için de tekrar ödüyorum. Ödediğim şubelerden bir tanesi kapatmış gitmiş mesela dükkanını. Telefonla ulaştım, ödeyeceğiz dediler ama nafile.

Bu sabah Radikal Blog'taki yazımı Facebook sayfamda paylaşmak istediğimde, Facebook sayfamın zararlı paylaşım gerekçesiyle şikayet edilmesinden dolayı kapatıldığını öğrendim. Zararlı ne paylaşmış olabilirim ki; ünlü düşünürlerin sözleri, kedilerimin resimleri, estetik birkaç erkek resmi, kendi fotoğraflarım, bloğumdaki haberler, bir de hatırladığım kadarıyla bir bilgisayar oyununu oynamayı bilmeyenin eşcinsel olduğunu söyleyen, "oynamasını öğrenirsem eşcinselliğimden kurtulabilir miyim?" diye cevap verdiğim bir paylaşım. Başka da hatırlamıyorum. Müzik klipleri falan paylaşıyorum arada. Gerçi şöyle de bir durum var. Birkaç kere sayfamı ele geçirmeye çalıştıkları için şifremi değiştirmem gerektiğine dair uyarı almıştım. Acaba birileri benim gibi kendi dünyasında sanal yaşayan birine kafayı mı takmıştı? Mail adreslerimle ilgili de benzer uyarılar almıştım. 2014 yılındaki bütün paylaşımlarımı temizledim sayfamın tekrar kapanmaması için. İnsan hem üzülüyor, hem de sinir oluyor. Çünkü ben o paylaşımlarımı art niyetli bir şekilde değil, pozitif enerjiyle paylaşmıştım. Sanki insanın hayatından bazı yaşanmışlıkların silinmesi gibi oluyor. Aslında bu kendi adıma aldığım iki hesaptan yan hesap olandı. Facebook ilk açıldığında aldığım orjinal hesabım sebebini bilmediğim bir gerekçeyle kapatılmıştı. Yanılmıyorsam Facebook yetkilileri kendimin Halil Kandok olduğumu ispat etmemi istemişti. İspat etmelerime de cevap vernemişlerdi yanlış hatırlamıyorsam.

Nasıl bir dünyada yaşar hale geldik sahi biz. Artık sokağa çıkmadan sanal dünyamıza bile müdahale edilir hale gelindi. Zaten benim toplumsal yaşamdan soyut ve de küçücük bir dünyam var. Ödemeler, spor ve alış-veriş dışında sokağa çıkmıyorum ama gel gör ki sanal dünyada da huzur bırakmadılar. Kendi düşüncelerimizi bırakın, başka düşünürlerin güzel sözlerini bile paylaşamıyoruz artık. Muhafazakar sistem çok alıngan oldu. Her şeyden tahrik oluyor, rencide oluyor. Siyasi konuşamıyorsun, dini konuşamıyorsun, duygularını heteroseksüelce ifade etmek zorundasın, seks hayatın dört duvar arasında olsa bile heteroseksüelce olmak zorunda, pornoyu bırakın estetik çıplaklık bile yasak. Gerçekten Facebook yetkililerinin estetik çıplak erkek resmini müstehcen bulmasına akıl sır erdiremiyorum. Oysa paylaştığım bir iki estetik erkek fotosunda cinsel organın gözükmesi söz konusu bile değil. Özellkle dikkat ediyorum buna ama mayolu bir kalçaya bile tahammül edemiyorlar.

Evet yaşama hakkımızın tüm kaleleri zapdedilmiş durumda. Bedenlerimizde, sanal dünyamızda sürgün hayatlar yaşıyoruz. Bugün Cengiz Semercioğlu, Hürriyet gazetesindeki köşesinde, Mehmet Ali Alabora'nın Gezi olaylarında hükümetin orantısız polis gücüne tepki göstermesinde dolayı hedef haline geldiği için ülkesini terk ettiğini yazmış. Bu da sürgün değildir de nedir? İktidarın ideolojisinin dışındaysan, ülke güvenliğine tehdit sayılıyorsun. Bu arada YouTube'un kapatılma sebebi de ülke güvenliğini korumakmış ama sonra gene Atatürk bahane edilmiş. Çok tuhaf değil mi Atatürk devrimlerine karşı olanların, Atatürk bahanesiyle yasaklar koyması? Bahane diyorum; Dışişleri Bakanı Ülke güvenliği gerekçesiyle kapandığını söylüyor, TİB Atatürk'e hakaret gerekçesiyle. Çelişki varsa, bu bahane demektir.

Aslında şu anlattıklarım ceviz kabuğunu doldurmayacak lüzumsuzluklar sayılabilir ama bunlar beni rahatsız eden şeyler. Oysa herkesin özgürlüklerinin kısıtlandığını çok iyi biliyoruz ama sadece kendimize dokunanları dile getiriyoruz.

Avrupa'dan uyarılar geliyor, Amerika'daki Türkiye aleyhtarlığı artmaya başlıyor ama biz kendimize dönüp de bakmıyoruz. Çok üzgünüm ama biz hiç de medeni bir ülke değiliz. Daha sokakta bile birbirimize saygı göstermeyi bilmiyoruz; yaya kaldırımına park eden arabalar, trafik lambalarını yok sayan yayalar... Yazmadan geçemeyeceğim; nasıl olsa kişisel bloğum. İki seferdir bağladığım yerde bisikletime zarar veriyorlar. Spora gittiğimde zilini koparmışlar, marketin önüne bağladığımda da lastiğini patlatmışlar. Altı-üstü 100 liralık bisiklet. Amaç ne? Sanırım sadece negatif enerjiyi kötülük yaparak boşaltmak. Bu doğanın kanunu mu oluyor acaba?

Ama her şeye rağmen güzel şeyler de oluyor. Mesela Erlin Tomaoğlu'nun ilk single'ını geç haberdar olduğum için kaçırmıştım ve piyasada da yoktu. Sağolsun kendisi bana şarkıları mail hesabıma göndermişti ama ben gene de orjinaline sahip olmak istiyordum. İnternet üzerinden satış yapan sitede bir tane buldum, hem de ambalajında sıfır. Bugün geldi CD'im. Çok mutlu oldum tabi.

Gerçekten mücadele etmeyince, hayatta  mutlu olunmuyor ama bazı lüzumsuzluklar da, mesela gereksiz yasaklar, kısacık hayatımızı iyice kısaltıyor. Hayatta zamandan değerli ne olabilir ki? Ama gel gör ki "zaman hırsızlığı"na hiçbir yaptırım yok bu ülkede. Mesela bir yanlış yapılır ve en fazla özür dilenir ya, aslında dilenmez bile, hiç karşıdaki kişinin zamanının boşa harcandığı düşünülmez. Oysa her şey telafi edilebilir ama zaman kaybı asla. Sanırım medeni olmanın en büyük göstergesi, zaman hırsızlığına müdahale edilebilir hale gelebilmek.

Pardon, Facebook sayfama tekrar girince, bazı paylaşımlarımın ben kaldırmadan silindiğini fark ettim. Sanırım Facebook yetkilileri kendileri silmişler. O paylaşımlar da, bazı mizah dergilerinin hükümetle ilgili yorumları, bazı sayfalardan alıntıladığım hükümetle ilgili eleştiri ve esprilerdi. Demek ki ne yapacakmışız; Hükümetle ilgili espri bazında da olsa hiçbir eleştiride bulunmayacakmışız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder