Bilime ilgi duydukça ve sevdikçe, başkalarının anlattığı din ve Tanrı anlayışı anlamsızlaştı!
İnsanın bilinmezlerle kendine kısıtlamalar koyması-özgür olamaması, tedavisi olmayan bir yaşam sakatlığıdır!
Eşcinsel ilişkiye günah demek zihinsel bir problemdir. Çünkü hayatı keyifle yaşamak akıllılık, buna karşı çıkmak aptallık...
Nasıl gerçekleştiğine bakılmaksızın canlının kendini gerçekleştirmesi doğası gereğidir, hakkıdır, zaten kaçınılmazdır.
Ben 30 yıldır kaç kişiyle kaç bin eşcinsel ilişki yaşadım saymadım. Doktora gittim, ruhsal olarak çok sağlıklı olduğumu söyledi, eşcinselliğim bedensel olarak da bir sağlık problemi oluşturmadı. Eşcinselliğim beni mutlu etmek dışında bana hiç zarar vermedi. Eşcinsel olduğum için neden böyleyim diye kendimi sorgulamadım. Hatta eşcinsel olduğum için çok mutlu oldum. Çünkü hemcinsimle duygusal ve fiziksel anlamda çok mutlu oluyorum. Tek zarar veren şey din üzerinden eşcinsellerden nefret eden cahiller oldu. Hatta ölebilirdim bu insanlar yüzünden; bir çok eşcinselin, bu cahiller tarafından öldürüldüğü gibi. Cahillik öldürür. Cahillik katildir çünkü. Oysa eşcinsellik nefret edilecek bir şey değil; sadece sevgi, sevmek ve sevişmek ve bunun kimseye zararı yok. Aptalların dediklerimi anlamalarını beklemiyorum.
Nasıl bir insan olduğumu nasıl anlıyorum biliyor musunuz; hayvanlarla iletişim kurduğum sevgi dili sayesinde onların beni sevmesi ile, bana karşı şımarmaları ile, sevilmek istedikleri zaman kucağımda huzurla uyumalarıyla, bir istekleri oldukları zaman bana bir şey anlatmaya çalışmalarıyla ve en önemlisi bana güvenmeleriyle... Nefret dili konuşan insanlar, nasıl bir insan olduğumun asla kıstası olamaz. Bana iyi birisin diyenleri de kaale almıyorum, kötüsün diyenleri de. Çünkü kötü diyenler aptal, iyi diyenlerin ise bir şekilde bir çıkarı oluyor... İnsanlar her geçen yıllar içersinde doğasından uzaklaşmışlar. Doğru dedikleri şeyler, kendi çıkarlarına göre oluşturdukları kurallar olmuş. Bana göre insan türü, doğasını yitirmiş, doğanın öteki canlıları. Hani biz eşcinsellere falan öteki diyorlar ya; asıl öteki kendileri. Çünkü biz içimizden geldiği doğamıza uygun yaşamak için mücadele veriyoruz; diğerleri ise, doğasını kaybetmiş kuralcı yaşamlarını kutsallaştırmaya çalışıyorlar; kendi Tanrılarını yaratarak şu anki yaşam biçimlerine Tanrı'nın emri falan diyorlar. Oysa biraz akıllıca yaklaşsalar, bütün bu yaşam biçimlerini ve kuralları kendilerinin oluşturduklarını görecekler. Yani Tanrıları da kendileri... Ve kötüler!
Yağmur yağıyor ve yan komşunun teneke çatılı küçük deposuna düşen damlaların çıkardığı sesler eşliğinde yumurtalı ekmek, peynir, zeytin ve çay ile kahvaltı yapacağım. Kendimi inanılmaz şanslı ve mutlu hissediyorum. Aklımı seveyim! Kedilerime de sevdikleri yemeği hazırlayacağım. Doğama, bize verdiği güzellikler için şükrediyorum..! Amin!
Eğer bir limana demir alıyorsak ve orada çürütüyorsak tahtalarımızı, köhneleşiyorsak, aslında sadece kendimizin halledebileceği bir derdimiz var demektir. ufuklara açılıp açılmamak kendi elimizde olan bir şey... Bir zamanlar şişman bir adam varmış. 150 kilo falan. Gel zaman, git zaman yaşı 50 olmuş. Ve hayatı boyunca hiç kadınlarla ilişki kuramamış. Çünkü penisi küçükmüş. Bunu da şişmanlığına vermiş. Dediğine göre yağlanan pübik bölgeden dolayı penisi içine kaçmış. Ve sığınağı din olmuş. İlişki yaşayacağı kişi dinen evleneceği kişi olduğu yalanına inandırmış kendini. Dolayısıyla ilişki kuracağı kimse olmayacağını düşündüğü için, evleneceği kişi de olmamış hiçbir zaman. Oysa zayıflayabilir miydi, evet. İlişki yaşayabilr miydi; evet; çünkü kör satıcının kör alıcısı olur ve cinsellik demek sadece cinsel organlar demek değildir. Öyle olsaydı, sevişmek diye bir şey olmazdı değil mi? Karşı cinsle değişik sebeplerden dolayı, mesela küçük penis dışında erken boşalma veya sağlıklı sosyal ilişki kuramama gibi durumlardan dolayı hemcinsel ilişki kuran heteroseksüeller yok mudur; tonlarca; zaten doğanın yapısında var eşcinsellik. Başta da dediğim gibi asıl sorunumuz, derdimize gömülüp bir limanda çürümek mi, yoksa açık denizlere açılmak mı olduğuyla alakalıdır. Doğada tat alınacak, hayat bulunacak mutlaka bir şeyler vardır. Çünkü doğa renklidir, zengindir, geçişgendir, dönüşümseldir, toleranslıdır...
NASIL MUTLU OLUNUR; TOPLUM KAMBURU OLMAYIN!
Nasıl mutlu insan olabilirsiniz; sabah kalktığınızda size yüklenmiş tüm dogmatik verileri beyninizden silin ve hayata ve kendinize faydalı olabilecek, sizi tatmin edecek şeyler yapın. İşiniz varsa işinizi yapın, işiniz yoksa spor yapın, sanatla uğraşın, hayvanlara yardım edin, mültecilere yardım, yaşlılara yardım edin, faydalı bir şeyler yapmaya çalışın, üretin, kendinizi bilgiyle, güzel duygularla zenginleştirin, hayata bakış açıınızı genişletin, güzel şeylerle yorun kendinizi ki, kötü şeyler düşünmeye vaktiniz kalmasın, ve rüyalarınız kabusa dönüşmesin ki dinlenmenin keyfini çıkarabilesiniz. Çünkü kötü şeyler düşünen insanlar rahat uyuyamaz bile. Aslında mutlu insan olabilmek, bireysel-kendimiz olabilmekla alakalı. Birilerinin size dayattığı gibi değil, içinizden geldiği gibi yaşayın; toplum kamburu olmayın. Sabah uyandığınızda yüksüz uyanın ki bir şeyler yapma heyecanınız olsun. Klasik olacak ama aslında sevgiyle her şey mümkün; o yüzden birileri veya bir şeyler yüzünden sevdiğiniz şeylerden vazgeçmeyin ki, hayatı da sevebilesiniz...
İnsanlar bilim, sanat, spor, eğitim, evrim vesaireye inanmadığı sürece din üzerinden saldırmaya devam edecektir. Aidiyet duygusu niye vardır biliyor musunuz; donanımsızlıktan. Çünkü kişi kendini güzelliklerle varedemediği sürece, sadece bildiği ve inandığı şeyler üzerinden varolmaya çalışacaktır. Bu varoluş da tabiki de bir güzellik barındırmıyorsa, birilerini ötekileştirerek ve onlara nefret yoluyla olacaktır. Eğer bir insan müzikle uğraşıyorsa, mest olur ve notaların içinden çıkamaz. Resim veya fotoğrafla uğraşıyorsa, renk denizinde yüzmekten asla yorulmaz ve kötü duygulara yer ve zaman kalmaz. Eğer bir insan spor ile uğraşıyorsa, hücre ve doku yenilenmesi sebebiyle beyni sağlıklı bir şekilde işler. Eğer kişi kitap okursa, bilgilenirse, bilimsel bir eğitim alırsa; cahil kalmayacağı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu daha iyi ayırt edebilir ve körü körüne birilerinin dediklerine inanmaz ve dolayısıyla bilinmezler için savaş vererek kendini harcamaz.
RAMAZAN'DA SİYASİLERİN YER SOFRASINA OTURMASI, DİNİ SİYASETE ALET ETMEK DEĞİL MİDİR?
Arkadaşlar, pardon, yanlış anlamayın da, Ramazan ayı bile siyasete alet edilmiyor mu şu anda? Bütün siyasiler, yani muhafazakar iktidardakiler, masalı evlerde bile (pardon ama masasız ev mi var günümüzde, çünkü ikinci el eşyacılara gidip 20 liraya bile masa alabilirsiniz), oturup yerde yemek yiyiorlar. Saraylarda yaşayıp da halkın içinde yer sofrasına oturmak sizce çok mu samimi, çok mu inandırıcı, çok mu halka inmektir, veya çok mu din üzerinde siyasi propaganda değildir. Yanlış anladıysam da özür dileirm, amacım kimseyi din konusunda rencide etmek falan değil.
DENİZLİ BİR CENNETTİR AMA CEHENNEME DÖNÜŞTÜRÜLMESİNDEN KORKUYORUM...
Doğduğum toprakları, her zaman şans olarak görmüşümdür. Dünyanın her bir karışı güzeldir, herkese de doğduğu yerler güzel gelir. Ben de Ege bölgesinde Denizli'de doğmayı, hep kendime bir şans olarak görmüşümdür işte. Çünkü mülayim bir coğrafya. Dolayısıyla insanları da... Belki de bu iklime alıştığım için seviyorumdur, belki de yapıma uygun olduğu için evren beni bu coğrafyaya fırlatmıştır. Dün 28 dereceyi gösteriyordu sıcaklık. İşte benim derecem bu; 28-30 derece... Tabi yazın 40 derece oluyor ama ben onu da seviyorum... Tek dileğim, insan nüfusunun artarak Denizli'nin daha fazla büyümemesi. Çünkü 1 milyon sınırını aştık. Ben kocaman bir köyde yaşamayı seviyorum. Denizli köy olmaktan hiç kurtulmasın istiyorum...
Hiç düşündünüz mü, "Astral seyahat ile Kabe'ye gitsem, hacı sayılır mıyım?" sorusunun televizyonlara yansıtılmasının sebebini? İnsanların aklına böyle bir soru gelebilir ama sansürlenebilirdi. Neden sansürlenmedi? Çünkü astral seyahat ile Hacca gitmek veya göndermek, oturduğun yerden para kazanmaktır ve bu siyasilerin işine o kadar çok gelir ki... Bilime inanılmadığı sürece, innsanların sırtından onları uyutarak para kazanmak da mümkün olacaktır elbet.
"128"
DÜNYALILARA; İNAT HÜR DOĞDUM, MUTLU ÖLECEĞİM!
Hayatı istediğiniz şekilde mutlu yaşamak, parayla pulla veya içinde yaşadığınız maddi manevi koşullarla alakalı değildir; aklınızın kıymetini bileceksiniz sadece. Çünkü insan bir kuru ekmekle de, hayatı boyunca bir ceketle de mutlu olabilir(Üzerimdeki ceket 25-30 senelik). Çünkü maddesel şeyler insanı mutlu etmez, sadece görgüsüzleştirir. Beni mutlu eden şeyler, kediler, kitap-dergi-internetten vesaire okumalar, müzik dinlemek, fotoğraflar, doğa, spor, vesaire. Sokağa çıkma yasağı ve Ramazan ayında bile, evrene eğer çakralarınızı açarsanız, mutluluk ayağınıza kadar gelecektir; bugün bana geldiği gibi. Yeter ki pozitif düşünün, kalbinizi kötülüklerle kirletmeyin. Düşüncenin gücüne inanın gerçekten; istedikten sonra, istediğiniz gibi hayat kendiliğinde oluyor.
Bir tavsiye; yeşil karışık salata limonla da, üzüm sirkesiyle de güzel oluyor ama elma sirkesiyle o kadar lezzetli oluyor ki...
Yapılan araştırmada İkizler burcunun tamamına yakınının en çok sevdiği rengin mor olduğu ortaya çıkmış. Sonra ise yeşil ve sarı...
Muhafazakarlarda şöyle bir zihiyet var;sözüm hepsi için geçerli değil.Mesela iktidarın yanlış bir şey yaptığına asla inanmıyorlar.
İktidarın 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda, "hayır"lar çok çıktığı halde, iktidar tarafından nasıl aradaki fark kapatılarak "evet"e döndürüldüğü, o dönem bir yazılımcı tarafından paylaşılmış, bütün medyada yer almış, herkes görmüştü bunu. Tabi yandaş medyayı takip eden taraftarlar değil. Bunu yeni gören muhafazakarlar diyor ki, "doğruysa niye o zaman paylaşılmadı.". Paylaşıldı ve hala paylaşılan satırlar tarihleri ile duruyor. Sadece sen ve senin gibi gözleri kör olanlar göremedi bunu...
Denildiği gibi 2017 yılında referandumda hile yapılmasaydı, şu anda tek el tarafından yönetiliyor olmayacak, demokrasimiz de belki bu kadar yara almayacaktı... Adamlar kaybettiği yerel seçimleri neden yeniden yeniden saydırıp, gene olmayınca niye yeniden yaptırdılar; çünkü kişi kendinden bilirmiş işi! Zamanında kendi yaptıkları hileyi, başkalarına iftira atarak seçimi kazanmaya çalıştılar ama yetmedi.
Sayın seyirciler, biz laik ve demokratik bir Cumhuriyet'te yaşıyorsak, iktidarı eleştirmekten çekinmeyin. En fazla haksız yere hapis yatarsınız. Önemli olan vicdanınız ve duyarlılığınız. Korkarak özgürlük ve demokrasi kazanılamaz.
İnsanlar sadece bilime inanan gerçekçi insanların, ne kadar vicdanlı ve duyarlı olduklarını bir bilse...
Eskiden sanatçılarımız ne kadar zarifti... Botoks, silikon meme falan yoktu. Doğal güzellerdi..
Daha önce de bahsettim ama tekrar hatırlatayım... İş Sanat'ın pandemi dönemi konserlerini çok seviyorum. Sevgili usta sanatçımız Cengiz Özkan da bu dinletilerde yer almış. Senfonik oluşu değerini arttırıyor bu konserin. Herkes kaydetsin başına bir şey gelmeden...
Engin Akyürek kedili selfie'ler paylaşmaya devam ediyor, benim de yağlarım eriyor!
Sıvı yağla püre haline getirdiğiniz haşlanmış patatesleri; tere, yeşil soğan ve kuru biberle deneyiniz; çok nefis oluyor! Afiyetle
Pandemi, tıngır mıngır sadece bağlamayla sevemediğim türkülerimizi canlı konserlerde modern orkestrasyonuyla evrenselleştirerek dinlenebilir hale getirdi BENCE!
Erkek modası nasıl bu hale geldi diyeceğim ama bu bizim ülke için geçerli değil bu. Avrupa ve Amerika modası ışık hızıyla gelişim içinde; bu durum cinsiyetçiliğin yıkılışıyla paralel. Artık insanlar kendilerini sadece heteroseksüel olarak tanımlamadıkları için, kendilerini ifade biçimleri de bu kalıplar içersinde olmayabiliyor. Cinsiyetçi zibcirleri ne kadar kırarsak, kendimizi ifade tarzımız da o kada zenginleşiyor ve renkleniyor. Modanın ilk defa bu kadar sektöre değil de sistem karşıtlığına, demokrasiye, eşitliğe, özgürlüğe hizmet etmesi sevindirici...






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder