Nüfus artışına dayalı Karbondioksit oranının yükselmesiyle kutuplardaki erime sonucu sıcaklıkların artıp, iklimlerin dengesinin bozulabilir, 1500 yıl sonra yeni bir buzul çağına girilebilirmiş. Bu da dünyanın sonu demek oluyor. Suçlusu da nüfus artış hızı. Çoğalarak bir şeyleri kurtarabileceğimizi zannederek, aslında hiç bir şeyi kurtaramadığımız gibi dünyamızı da kaybediyoruz.
Heteroseksüel ilişkinin önceliğine, doğruluğuna inanılmasa, bunu sürdürmek için aile gibi kurumlar insanlara dikte edilmese, erkeklik varoluş sebebi olarak soysoylamasına indirgenmese, dolayısıyla ihtiyaç olduğu kadar nüfus artsa, kaynaklarını hızlı tüketmediğimiz için daha garanti bir dünyamız ve geleceğimiz olurdu.
Eşcinsel hak mücadelesi başarıyla sonuçlanırsa, insanlar daha cesurca kendileri olup kendilerini ifade edebilecekler toplumsal dayatmalar, içselleştirilmiş manevi ve heteroseksist mecburiyetlere boyun eğmeyecekleri için daha fazla karbondioksit gazı salgılanmayacak, iklimlerin dengesi bozulmayacak, dünyanın sonu gelmeyecek. Belki çok geç kaldık ama en azından uzatabiliriz sonumuzu eşcinsel olduğumuz halde heteroseksüel ve heteroseksist yaşamayıp daha az çoğalarak.
Tabi burada eşcinsellere çok görev düşüyor. Kendilerini kurtarmaya çalışırlarken dünyayı kurtaracaklar, dünyayı kurtarma misyonunu üstlenirlerse kendilerini de otomatik olarak kutarmış olacaklar. Üstelik kendilerini hem dünyanın sonundan, hem de heteroseksizmden kurtarmış olacaklar için bu sayede bir hamleyle iki iş başarmış olacaklar, hatta üç iş başarmış olacaklar hetoreksüelleri de heteroseksizm ve dünyanın sonundan kurtaracakları için. Dört iş başarmış oluyorlar o zaman.
Bunun en güzel örneklerini iki gündür birebir yaşıyoruz eşcinsellere sapık denmesinin yargı tarafından cezalandırılması ve Bülent Ersoy ve transseksüellere, eşcinsellere hakaret eden ve tehditte bulunanların çark edip özür dileme örneklerinde olduğu gibi.Bazı eşcinseller, transseksüeller heteroseksizme ve açık, özgüvenli bir avuç eşcinsel olmalarına rağmen eşcinselliklerine inanarak, tehditlere boyun eğmeyip haklılıklarını gösterdiler, kabul ettirdiler.
Burada bu olaylardan ders alması gerekenler öncelikli olarak heteroseksizmin gücüne, doğruluğuna kendini inandırmış olan teslimiyetçi eşcinseller. Hakları için mücadele eden eşcinseller ne kaybettiler? Hiçbir şey. Ne kazandılar? Eşcinsel olarak insan olabilme haklarını. Hani burası Türkiye'ydi, hani eşcinsellerin eşcinsel olarak yaşayabilmeleri ütopyaydı. O kendine, eşcinselliğine inanmayanların ütopyası ne yazık ki. Peki sindirilmiş, pusukmuş ve iki yüzlü bir şekilde yaşayan hazırcı eşcinseller heteroseksüel gibi görünmekten ve ikiyüzlü bir cinsellik yaşamaktan başka ne kazandı? Hiçbir şey. Cinsellik diyorum, çünkü eşcinseller bile eşcinselliği sadece cinselliğe indirgenmiş şekilde geceleri, karanlıkta veya kuytu köşelerde gizli-saklı olarak yaşıyorlar. Gündüzlerden yoksun yarım hayat yaşıyorlar. Öyle değil mi ama? 70 yıllık ömürlerinin kaçta kaçı eşcinsel olabiliyorlar? Pardon yanlış söyledim. Onlar eşcinsel değiller ki zaten kabul etmedikleri için. Erkekle beraber olan erkekler ve erkekle beraber olan yanlış bedende doğmuş kadınlar. Daha bu topraklarda erkeğin de erkeği sevebileceği idrak edilebilmiş değil. Buna eşcinseller de dahil. Çok mu ağır oldu? Gerçekler ağırdır, taşıyabilmek için insanın kendisi, eşcinselse eşcinsel olması, eşcinsel olarak görünmesi gerekir.
İkinci noktaysa, haklıysan ve hakkını aramaktan vazgeçmezsen karşında hiçbir şeyin duramayacağını gördük son iki olayda. Yaşanılan iki olayda inanç ve inatçılıkla haklılığımızı kabul ettirebiliyorsak, bütün eşcinsel mağdurlar yaşadıkları haksızlıkları, ayrımcılıkları, nefretleri, şiddetleri dile getirseler bambaşka bir dünya kurulur, daha yaşanılası bir dünya olurdu gezegenimiz, Hem de sadece eşcinseller için değil herkes, her şey için.
Bülent Ersoy'un yalan söylediğine inanıp, olayı magazin boyutuna indirgeyen sosyalist eşcinsellerimiz de umarım bir ders çıkarır ve kendi içlerindeki ayrımcılıklardan, nefretten bir an evvel kurtulurlar. Ne yapmalıymışız? Eşcinselliğimiz, transsekseülliğimiz konusunda cesur olup taviz vermemeliymişiz, kendi içimizdeki farklılıklarla barışmalıymışız. Yani LGBTT'ler arasındaki ötekileştirmenin bitmesi ve siyasal bakış açısı farklılıklarının bir tarafa bırakılarak her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerle barışılması gerekiyormuş. Eşcinsellerin yapacağı başka bir şey yok ki zaten kendileri olmaları dışında. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir zaten. Çünkü heteroseksizm bu kendi olamamamızdan fırsatçılık yapıyor.
Teslimiyetçilik söylene-söylene klişe bir kavrama dönüştü ama klişe bulanların da sisteme bir gönüllü teslimiyetçiliklerinin olduğuna inanıyorum. Özellikle bunu kadınlarda çok fazla görüyoruz. Yoksa erkek dediğimiz şey de iki biyolojik yapıdan biri. Heteroseksist yapı içi boşaltılmış bir hayvan derisi gibi kendisiyle dolduruyor kafaların içini, oluyor sana toplumsal roller, oluyor sana efendi erkek ve kurban diğerleri. Yoksa heteroseksizmin ne bilimsel bir dayanağı, ne de manevi olarak mantıksal haklı bir gerekçesi. Tamamen içinde yaşadığımız heteroseksist kültürün içselleştirlmesiyle alakalı. Tamam erkek fizyolojisi üstün olabilir ama bunu diğerlerine hükmetmek ve zulmetmek için kullanması hangi insanlık ve maneviyatla bağdaşır. Heteroseksizm kendi çıkarına uygun olarak yazmış-çizmiş önümüze koymuş. Bu kadar basit bir şey işte heteroseksizm denilen illet. Bunu çözemeyip ve inananlara yazık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder