Müzik piyasamız yok diye serzenişte bulunsam da olmayan piyasaya inat gerçek anlamda müzik yaparak bu piyasada varolmaya çalışan sanatçılar yok da değil. Sanırım beni rahatsız eden piyasadan çok kaliteli müziğin hak ettiği değeri görmemesi. Müzik bir gönül işidir. Müzisyen hayata bakışını anlatır melodi yoluyla. Gerçek müzisyenin kaygısı yoktur talep konusunda, olmamalıdır da ama olursa da müziğin dirilmesi açısından çok faydalı olur.
Dün dört albümle buluştum. İlki Cem Adrian'ın "Şeker Prens ve Tuz Kral" albümü. Bana göre Cem Adrian en güzel hikayesini anlatmış bu albümde. Albümde 11 şarkı var masalın parçalarından oluşan. Baştan sona bir şarkı dinliyormuş hissini hakkıyla veriyor albüm. Bütünde aksayan bir şarkı da yok, müzikal olarak en küçük bir kısım da. Hayatımda dinlediğim en profesyonelce yapılmış iş bile diyebilirim.
Ben Batı müziğini dinlemeyi tercih edenlerdenim ama sonuçta içinde yaşadığım coğrafyanın kültürünün etkisinden dolayı da bizden tınılara da ihtiyaç hissediyor insan. Mesela batı anlamında saf Caz, Opera veya Rock dinlemek çok uzun vadeli olmayabiliyor. Zaten Batı olarak dinlerken de bu tarzların yumuşatılması veya harmanlanması taraftarıyım. Yani değişiklikler, yaratıcılıklar, tek düzeliklerden sıyrılmışlıklar olması gerekiyor. Bizim müziğimizde de klasikleşmiş çizginin dışına çıkılmaması bana ağır geliyor. Modernleştirilmeli, deneysellikler olmalı. Mesela saf Klasik TSM veya THM dinlemek çok yorucu geliyor. Pop müzikte Senfoni, Caz, Opera, Latin tınıları olmalı veya her tarza biraz Pop da bulaştırılmalı, her şey birbiriyle karıştırılmalı. Mesela Türkü Caz (En güzel örnek: Ayşegül), Türkü Opera, Pop Opera, Türk Pop Latin, Pop Folk, Pop Rock gibi...
Seza Kırgız Türkü Opera'yı en güzel yapanlardan. Şükriye Tutkun'la duymuştum buna yakın tarzı. Daha önceleriyse Tülay German bu tarzın öncülerinden olmuş. Ben ciddi anlamda Selva Erdener'le tanıştım kültürümüzün tınılarının opera tarzında ifadesine. Sonra hayatımıza Yıldız İbrahimova girdi bu farklı ve güçlü ses tonuyla ve diğerleri... Seza Kırgız'ın son albümü düetlerden oluşuyor. Cem Adrian'la düet yapması hem şaşırtıcı oldu benim için, hem de çok sevindirici. Çünkü mayası aynı olan sevdiğim iki sanatçının biraraya gelmesi çok güzel bir şey. Yıldız İbrahimova da var bu albümde... Albüm türkülerden oluşuyor. Seza Kırgız'a eşlik edenlerin yorumları sanatçıların kendi tarzlarına göre. Alt yapılarda klasik türkünün sınırları bayağı zorlanmış. Opera da var, senfoni de var, New Age de var, Popça bir şeyler de var, Batı Klasik de var. Batı'ya özgün enstrümanların içine bize has enstrümanlar çok güzel yerleştirilmiş, tıpkı yorumlarda olduğu gibi. Albümün değeri için nasıl bir tanımlamada bulunulabilir bilmiyorum. Çünkü tam bana hitap eden albümlerden biri olduğu için mükemmel ötesi, muhteşem gibi ifadeler kullansam belki bir çoğuna abartılı gelebilir ama müziği çok seven biri olarak çok keyif alarak dinlediğimi söyleyebilirim.
Diğer albümse Jehan Barbur'un konser kayıtlarından oluşuyor. Jehan Barbur müziğimize altın dokunuş yapan sanatçılardan biri. Değeri hiç anlaşılmıyor olabilir ama çöldeki vaha gibi bir şey. Akustik albümlerin şöyle bir anlamı var benim için. Bazen albümlerde az da olsa, çok da olsa ticari boyutu da düşünülerek düzenleme ve enstrüman olarak fazlalıklar olabiliyor ama bu dediğim Jehan Barbur albümleri için geçerli değil. Onun albümlerinde her şey dozunda oluyor çünkü. Jehan Barbur akustiğinin dinleyiciye şöyle bir güzelliği var. Stüdyo albümü şarkılarını farklı bir versiyonda ve daha kanlı-canlı dinleme fırsatı yakalamış oluyoruz.
Artık günümüz popunun işitme arızası yarattığı günümüzde, Öykü Gürman da akustik çalışmasıyla Latin'den Pop'a, Türkü'den Caz'a sürüklüyor bizi kaymak gibi pürüzsüz sesiyle. Bence Öykü Gürman tam bir performans sanatçısı olduğu için, bu tarafını sürekli değerlendirmeli.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder