Önce playboylardan başlayalım. Playboy dediğimiz kişiler belli bir kişiye bağlı olmayan, hatta beraber olduğu kişiyle seks yaşadıktan sonra onları terk ederken kendini kötü hissetmeyen çapkın kişilerdir. Terk ettikten sonra neden kendilerini kötü hissetmezler? Çünkü zaten başlarken bitireceğini bile bile başlarlar. "Hevesimi alır giderim" diye düşünürler.
Karşılarındaki kişiyle uzun süreli bir paylaşım yaşamak istemeyişlerinin sebebi yapısal mıdır, aradıklarını bulamamaları mıdır? Yapısallığa bağlı bir arayıştır. Ama yanlış sularda ava çıkarak kendilerini kandırmaktadırlar. Belki bunun farkındadırlar, belki değillerdir.
Yanlış sularda olduğunun farkında olmayanlar denerler, denerler, denerler ama bir türlü aradıklarını bulamazlar. Çapkınlık da heteroseksist bir dünyada erkeğin marifeti olduğuna göre, arayış, bulamayış ve de karşı cinse karşı hoyratlık onlar için bir alışkanlık haline gelir. Kadınların bu tiplere verdikleri prim de onların bu yaşam biçimini olağanlaştırır. Çok eşliliği onaylamadığım düşünülmesin ama playboyluğun çok eşlilikle alakası yok bana göre. Onlarınki gerçekten kendilerini kandırdıkları ve oyalandıkları bir oyundur sadece.
Yanlış sularda, bile bile yüzüyorlarsa, gerçek kimlikleriyle yüzleşemediklerindendir. Uzmanlar da söylemyor mu çok eş değiştirenlerin eşcinsel olduklarını, eşcinsellikleriyle yüzleşemeyip gereksiz bir arayışa girdiklerini. O olmadı bu, şu olmadı ötekisi, ötekisi olmadı berikisi umuduyla karşı tarafı hep kusurlu bulmak, kişinin kendi hatasını görmemeye çalışmasıdır. O hata da eşcinselliğinden kaçmasından başka bir şey değildir.
Bu kişiler hep güzel kadınları tuzaklarına düşürmeye çalışırlar ama o güzel kadınlarda bile kusur bulurlar hep. Hem fiziksel olarak, hem de huy olarak. Oysa aşk-sevgi, karşındaki kişiyi olduğu gibi kabul edip, biraz da fedakar olmayı gerektirmez mi? Kendi kimliğiyle yüzleşememek veya kimliğinin ortaya çıkmaması ve dolayısıyla başka kapıları çalmak için bahaneden başka nedir bu müşkülpesentlik?
Cinsel güçleri ve yakışıklılıkları devam ettiği sürece playboyluk-çapkınlık-hovardalık yapmaya devam ederler. Sonrasında da durulmuşlardır artık kendi deyimleriyle. Oysa gerçek kimlikleriyle barışmaya ihtiyaçları kalmamıştır. Çünkü kimlik onlar için belden aşağıdadır. Hayatı paylaşmak da.
Metroseksüellerin eşcinselliğini niye playboylarla bağdaştırdım? Çünkü bu playboylar genellikle metroseksüel takılırlar. Sıradan bir erkeğin giyemeyeceği tarzda feminen giyinebilirler. Tamam bir erkeksi havaları da vardır eşcinselliklerini kamufle eden ama topluma göre uçukturlar tarz olarak. Arada kalmışlık havasını hissedebilirsin hem giyim-kuşam tarzı olarak, hem de davranış olarak. Dışarıya karşı kibardırlar ama içlerindeki kimliksel çatışmayı nezaket dışı olarak en yakınındaki, en samimi olduğu kişiye yansıtırlar. Çoğu zaman karşılarındaki kişilerden kurtuluş için de bir fırsattır bu nezaket dışı çatışma.
Metroseksüellere gelirsek... Onlarınki de bastırılmışlıktan başka bir şey değildir. Niye kendisiyle barışmış bir eşcinsel o kadar süse düşkün olmuyor. İnsanın iç dünyasında kendisiyle barışması, eşcinselliğini dışarıyla barıştırmasından daha öncelikli olmalıdır. Kendisiyle barışamayan eşcinseller ya metroseksüellik şeklinde pörtletirler kimliklerini, ya da sadece çevrelerinden uzak diyarlarda yaparlar açılımlarını. Ama içlerindeki çatışma ve kendi kendilerine yaptıkları baskı sürer gider. Bu bastırılmışlık tabi ki onları da bulundukları çevreye, ortamlara göre çeşitli oyunlara, tarzlara, tavırlara sürükler. Yakışıklılarsa playboy olabilirler, gerekirse sevgili yapabilirler, gerekirse evlenebilirler (Etrafımıza bakarsak bir çok metroseksüel sevgili, koca görebiliriz). Ama hiçbir zaman mutlu olamazlar gerçek kimliklerini bul(a)madıkları için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder